Dönüşüm

Dönüşüm

Bazı insanlar bazı insanların dönüşümüne aracılık ederler. Hiç farkına varmadan.. konuşarak veya öğreterek değil ama.. sadece oldukları kişi olarak bunu yaparlar…

Böyle insanlar hayatınızdan hiç eksik olmasın…

İhtiyaç duyduğunuz anda ortaya çıksınlar…

Bu hayatta başıma gelen her türlü şeyin, kendimden kendime yansımalardan ibaret olduğunu biliyorum ve yine de çok keyifli anları içinde taşıyan bu dönüşümleri bana yaşatanları çok ama çok seviyorum.

Böyle bir 2020 senesinde, herkes bir yana ben bambaşka bir yana gibi geçen hallerim içinde gülümsüyorum sadece…

Yeni ve eski normal..

Herşey Mart 2020’de patlak verdi.

Ocak ve Şubat aylarında uzaklardan izlediğimiz salgının Mart’ta tüm düzenimizi bir anda bozacağını bilemezdik. Aslında Ocak ve Şubat aylarında zaten yayılmış da haberimiz yokmuş.. Hayatımın en garip süreçlerinden birini yaşıyor hale geldim. Önceden tahmin edilemeyecek kadar değişti tüm hayatımız. Belli bir düzene sahip çıkmaya çalışan otonom sinir sistemimize büyük şoklar yaşatıldı. İnsanlar panikledi, psikolojileri bozuldu, işlerini kaybetti. Meğer ben de kendi düzenime ne kadar bağımlıymışım.. Bir de o düzen ne büyük mutlulukmuş, kaybedince anladım klasik olarak. 🙂

Sonra insanın yeni durumlara adapte olma kabiliyetinin ne kadar değerli bir yetenek olduğunu gördüm. Sınanıyoruz resmen ne kadar esneyebileceğiz diye.. Çok büyük değişimlere ne kadar uyum sağlıyoruz ve bu kapasite nasıl oluşuyor, çocuklukta mı, aile mi öğretiyor bunu, yoksa yaşadığı olaylarla mı öğreniyor, keşke tam bilebilsem de çocuklarıma bunu yerleştirebilsem..öğretebilsem..

Bütün bu değişimin arkasında hangi grupların ne gibi planları var bilemiyorum ama akıl yürütebildiğim kadarıyla çok ince ince tasarlanmış yeni düzen anlayışları devrede..

Tek başına -hiç inanmadığım bir takım değişimler olsa da- kontrolüm altına alamadığım süreçlerde nasıl davranmalıyım, isyan mı etmeliyim, sokaklara dökülüp kişisel hak ve özgürlüklerime müdahale etmeyin diye bas bas bağırmalı mıyım, yoksa kendi içimde duruşumu bozmadan sessizce beklemeli miyim? Çocuklarıma nasıl bir model olmalıyım ki büyüdüklerinde bu dönemde benim neyi nasıl yaptığımı hatırlasınlar ve şuurlu kalabilsinler.. tepkilerini şuurlu bir şekilde verebilsinler..

Şu anda Kasım 20’deyiz, insanların büyük çoğunluğu kaygılı, insanların büyük çoğunluğu korku içinde. Yakın zamanda mass media bize “artık bu iş bitti” demeyecek belli.. Arkadaşlar manevi varlığınızı unutmayın, iç bütünlüğünüzü koruyun lütfen.. Kimler neler gelir geçer bu tecrübe dünyasında…

Gökyüzü

Benim için enteresan geçecek bir yıl olacak galiba..

Duyumlara çek kendini.. duyumlarına..

Çevrenle duyuların üzerinden bağ kur.. Buna oryantasyon diyorlar.. Eskiden kabileler şeklinde yaşarken biz.. buna ihtiyaç duymazmışız çünkü her daim doğanın içindeymişiz zaten.. ama artık ihtiyaç var..

Meditasyona başlarken yapıyoruz..

Gözleri dışarı çevir, gezdir bakalım neler görüyorsun.. Hergün yanından geçtiğim çam ağacını meğersem görmüyormuşum ki ben… 🙂 Görmek için bakınca gördüm o muhteşem ağacı..

Doğa, dağ, tepe, ağaç, çiçek, bulut, mavi, ufuk, bunları görmek insanın fizyolojisini genişletiyor. İnsanı hayali bir odanın içinden çıkartıp genişletiyor. Sahiden genişletiyor, genişlediğini hissediyorsun, bi acayip hoş bişi.

Sürekli zihinde yaşamak ne zor Allahım!

Ne kasvetli ne üzücü ne bitkinleştirici of yoruldum!

Zihin devamlı bir hikayeler peşinde devamlı!

Me and my story…. 🙂

Devamlı bende olmalısın devamlı… sabahın beşinde uyanmalısın gelecekte olabilecek muhtemel kaygıları düşünmek için!! veya kendi kendine uydurduğun oyuncaklarını düşünmek için!!

Ama yok artık kanmıyorum…

Şu kabile mevzusuna iyice bir bakmak lazım.. İnsan modern hayatta arızaya geçtiği zaman psikoloğa gönderirler ya, psikologların ilk sorduğu sorulardan biri “destek var mı?” oluyormuş..

Yahu diyor, neden bunu illaki ayarlarımız bozulduğunda soruyoruz? Bu aslında yaşayan her bir Allah’ın kulunun sahip olması gereken birşey bu hayatta. DESTEK!

Kendini açabileceğin, açtığın zaman sahiden dinleyebilecek biri var mı etrafında? Sahiden sadece dinleyebilecek? Yorum yapmadan olduğun halinle, yanında durabilecek?

Varsa yapış ona…

Bu nasıl bir modern dünya yalnızlığıdır arkadaş, herkes aslında yalnız.. Bir tane mi insan olmaz hayatında hiç rol yapmadan yanında durabildiğin..

Artık biraz sorumluluk alma zamanı.. yoksa küçükken yaşadığımız sevgisizlikmiş, ilgisizlikmiş, değersizlikmiş, ıvırmış zıvırmış bin tane şey var.. hepsini baş suçlu ilan edip geriye çekilmenin bir anlamı yok artık.. Yetişkin nehirine geçme zamanı.. koskoca insanlarız hala çocuğuz hala ağlıyoruz..

Beden duyumlarına geçelim.. bu bir başlangıç…………….

Bournemouth / UK Vol.3

İnsanın farklı yaşamlar görmesi ne kadar öğretici.. Vizyon genişletici bir olay.. Herhangi bir şey benim yaptığımdan farklı şekilde de yapılabiliyormuş, benim yaptığım en güzeli en doğrusu olmayabiliyormuş.. bunu görüyor insan..

En basit yemeğinden, en derin inancına kadar… hiçbiri hakkında tek bir doğru yok.. yalnızca kendi seçimlerimiz var..

Beni heyecanlandıran şey, birinin herhangi bir şeyi benden daha üst bir bilinç seviyesinde yaptığını görmem oluyor. Bana göre bir üstü demek daha kapsayıcı olması demek. İnsana faydasının daha yüksek olması demek. Örneğin ne yediğimiz ne içtiğimiz meselesi.. insanlar bu ülkede yediklerine çok daha dikkat ediyor.. ne yediği nerede ne şekilde beslendiği belli olmayan hayvanların etlerini yemiyorlar.. Marketlerde bizim gibi açık et reyonları yok.. Hepsi paketli ve paketin üzerinde hangi çiftliğin hayvanı olduğu, neyle beslendiği yazıyor.. İnsanlar yediklerinin sağlıklarına direk etki ettiğinin artık idrakindeler.. İngiltere’de vegan sayısı 3,5 milyona çıkmış, bu da nüfusun %7’sine denk geliyor.. çok büyük bir oran. Veganlık trendinin yükselişinde İngilizler için en büyük etkenin çevreye verilen zarar ve iklim değişikliği olduğunu söylüyorlar. Şimdi bu daha üst bir bilincin idraki değil de nedir?  Hayvancılığa bağlı sera gazı salınımı inanılmaz yüksek dünyada.. Ben et yememeyi geçtim kendi ülkemin insanlarının yiyecek seçerken daha bilinçli olmasını istiyorum o kadar..

Hep deriz ya, “benim bir bedenim var” diye.. bu ayırım doğru değil, yani “ben” ve “bir beden” ayırımı… aslında “ben bedenimim” dememiz daha doğru.. çünkü benden ayrı bir beden yok ortada. Zihin bu ayırımı yapıyor, kopartıyor bu bütünlüğü .. mindfullness egzersizleri kişiyi zihninden çıkartıp bedenine odaklıyor, hislerinin duyumlarının üzerine.. hiç umurumuzda olmayan hep ittiğimiz o hislerin…

Konumuza geri dönecek olursam.. insana duyulan saygı.. çok heyecanlandırıyor beni.. sokaklarda sigara içilmiyor, bir yerde bir insanla görüşmek istediğinizde dakikalarca beklemiyorsunuz o kişi hemen geliyor sizinle ilgileniyor, insanlar parklarda yeşil alanlarda bol bol vakit geçiriyorlar saygılı bir şekilde..hele otobüsler.. binmek isteyenlerin önce inecekleri beklemeleri.. tek kapı var çünkü.. müthiş birşey.. ve tabii ki çok kozmopolit bir ülke, en küçük şehirinde bile arap, suriyeli, macar, ne ararsan var, onlar da gayet güzel uyuyor tüm kurallara..

Elbette hoşuma gitmeyen de pek çok şey gördüm buralarda onları da devam eden yazıda yazayım..

Sevgiyle kalın 🙂

Bournemouth/UK vol.2

Çocuk.. henüz 12 olmamış birkaç ay kalmış 12’nin bitmesine..

Anneye diyor ki, bilmem kimin oğlu Bodrum’da otel tatili yapacakmış, dersleri de hiç kendisininkiler kadar iyi değilmiş, ben de onu İngiltere’ye dil okuluna götürüyormuşum bu ne haksızlıkmış. Tatil dediğin otellerde kalmak ve hiç ders mers çalışmadan havuza denize girmekmiş.

“Bak” dedim.. “canım oğlum.. seni anlamaya çalışıyorum ve haklısın.. ama ne olur bunun gerçekten haksızlık olup olmadığına karar vermek için biraz daha bekle.. Gidelim, gelelim.. Yaşayacaklarımızı yaşayalım daha sonra tekrar konuşalım olur mu?” dedim. “Tamam” dedi..

Varacağımız yere nasıl gideceğimizi önceden çalışmıştım fakat hesapta olmayan durumlar çıktı -tabii ki çıktı 🙂 – eve varmamız tahminimizden uzun sürdü ve yorucu oldu. Neyse ki evimizi beğendik ve çocuklar yadırgamadan ilk gecemizi geçirdik.

İkinci günümüzde Can’ın okuluna giden yolu yürüdük, okulu dışarıdan gördük, biraz market alışverişi yaptık ve eve döndük. Çocukların etrafa aval aval bakarak yürümeleri, özellikle Eren’in evleri, yolları, insanları kocaman gözlerle seyretmesi beni inanılmaz derecede mutlu etti. Geliş sebebim işte tam da buydu.. Yeni insanlar, yeni mekanlar görmeleri, farklı karakterler tanımaları, yeni konuşma dilleri duymaları, farklı insan davranışları görmeleri, yeni bir havayı solumaları.. beyinlerde yeni nöral ateşlenmeler çoktan başlamıştı bile 🙂

Sonraki ilk hafta Can açısından muhteşem geçti. Kendi de inanamadı ben de beklediğimden daha çok şaşırdım.

Evet eninde sonunda bu gezi+okul’un ona katacağı şeyleri kendisinin de fark edeceğini biliyordum. Ama bu kadar çabuk olması!! :))

İlk günün sonunda onu almaya gittiğimde ondan bile daha heyecanlı olduğumu itiraf etmeliyim. Daha sonraki günler, sınava girmesi, seviyesinin belli olması, onu koydukları sınıftaki arkadaşlarıyla tanışması… Herşeyin bir anda olması ama bir o kadar uzaması…

Bir Can gördüm, her akşam okuldan çıktığında ağzı kulaklarında, gözler parlıyor, her sabah mutlulukla uyanıyor hiçbir laf söylemeden güle oynaya okula gidiyor, böyle bir Can, bu ülkede kaç sene boyunca bir gün bile bu şekilde gitmemiş okuluna :)))))

“Anne burası hiç okul gibi bir okul değil ki..” söylediği buydu. Çok da detay vermiyordu. Oyunlar, heyecan, sınıftaki özgürlük, eğlence en çok duyduğum şeyler oldu. Kış dönemi ülkenin resmi okullarında eğitim alan çocukların bu kadar eğlendiğini düşünmüyorum. Dil okulları İngiltere’nin sektördeki en büyük gelir kalemlerinden bir tanesi ve dolayısıyla giden çocukların tekrar gelmek istemeleri çok önemli. Yaz modunda hem eğlenip iyi vakit geçirecekleri hem de İngilizce konuşma pratikleri yapabilecekleri programlar oluşturmuşlar.

En büyük kazancımız neydi diye sorarsanız, bence İngilizcesini geliştirmesi değildi.

Bence biz en büyük hatayı her şeyi parçalayarak yapıyoruz hayatta. Bir kursa gidersiniz bir eğitmenden birşey öğrenmeye, ismi budur. Ama o kurs size orada anlatılanlardan daha fazla şey katar.. veya sizi bozar.. O sırada kimlerle olduğunuz, hangi ruh hallerinde olduğunuz, ilişki kurma biçimleri, belki milyonlarca girdi oluyor varlıksal alanımıza.. bizi değiştiren, geliştiren.. ama biz sadece orada anlatılanları aldık mı almadık mı diye düşünüyoruz. Hayatı ve olup biten olayları bir bütün halinde algılayamıyoruz.

Devamı vol.3’te..

Yazdıkça yazası geliyor insanın 🙂 Arkadaşım çok az anlatmışsın dedi, onun için de yazacağım uzun uzun…

Bournemouth / UK

2019 yılının sadece 4 haftasını geçirdiğimiz Bournemouth şehri varlığımıza belki 4 senelik deneyim kattı desem abartmış olmam.

Gitmeden önce aylarca araştırdığım, yazışıp, bağlantılar kurduğum ve sonrasında heyecanla gitmeyi beklediğim bir ülkeydi İngiltere.

Ben ve iki oğlan üç kişilik bir ekip olarak daha önce hiç görmediğim bir şehire gitmenin öncesinde heyecanı bile çok güzeldi. Sanırım böyle büyük bir değişikliğe ihtiyacım vardı..

Oğlanı bahane edip yoksa kendim için mi gidiyordum? :))

Şimdi bu yazıyı dönmemizin üzerinden yaklaşık iki ay geçtiğinde yazıyorum. O kadar bekledik bekledik, sonra gittik bir heyecanla, sonraları orada da kendimize bir düzen kurduk, günler haftalar nasıl geçti anlamadık, bir baktık ki dönmüşüz bile..

Okullar açıldı, Eren birinci sınıf heyecanıyla tanıştı, Can yeni okul binasına geçti, öğretmenler dersler değişiklikler neymiş derken işte aklıma yeni geldi kayda geçmek.

İnanılmaz, şahane, olağanüstü bir 4 haftaydı demeyeceğim elbette, dersem gerçekçi olmaz ve de gerek yok zaten. Olduğu haliyle hem keyifli hem stresli hem kızgın hem eğlenceli hem de herşeydi yani.. zaten nerede olursanız olun hayat da böyle değil mi..

İlk defa gittiğiniz bir yer, sizi alışkanlıklarınızdan vazgeçiriyor -kısa bir süre de olsa- en kıymetli olan kazandırdıklarından bir tanesi bu bence..

Sabahları yarım saatlik yürüyüşlerim mesela,

Yağmurun altında şemsiyenin altına sığışmak isteyen ben ve Can mesela, okul yolundaki şıpır şıpır ıslanan hallerimiz mesela.. (Ankara’da yağmurda yürümek zorunda kalmak? mümkün mü yani 🙂 )

Markette cins cins alkollü içeceklerin adını okuyabilmek için google translate açmak mesela..

Rutin hayat çerçevesinin dışına çıkabilirseniz bu durum sizi an’a çeker. Bu da an’lar içerisinde dolu dolu kalabilmek demektir. Çünkü biz an içerisinde kalmıyoruz maalesef otomatik pilotta yaşarken..

Tatillerin gezilerin böyle bir büyüsü oluyor o zaman.. hadi gidelim isteği oluyor, yeni bir yerde olmak algınızın (zihnin içinden çıkarak) dışarılara çevrilmesi demek… şahane bir şey… ben dolu dolu böyle yaşadım orada bu yaz.. ağaçları, yolları, bisikletlileri, denize girenleri seyrettim.. ama gerçekten seyrettim tüm duyumlarımla..

Bendeki o çok yoğun çocukları koruma refleksleri birazcık gevşeyiverdi. Ohh…

Can’ın adaptasyon kapasitesinin çoookkk genişlemesi ayrı bir yazı konusu.. İyi ki gitmişiz diyorum..

Fotoğraflardan kocaman bir kolaj yapıp buraya hatıra olarak koymalıyım…

Kilit..

Bir zaman önce, bize acı veren hisleri hissetmemek için çeşitli yöntemler bulmuş olabilir miyiz?

Onları hissetmemek için -gerçekten- yaşamaktan vazgeçmiş olabilir miyiz?

Bize acı veren hislerden kaçmamız bize mutluluk veren hisleri de uzaklaştırıyor olabilir mi?

Hissizlik eşittir mutsuzluk olabilir mi?

Bir iki haftadır bu hissizlik dediğim şeyin, ta içimde bir yerlerde kıpırdanmaya başladığını hissediyorum. Sanki içimde kilitlenmiş bir kutu var, almışım elime bir çekiç o kiliti kırmaya çalışıyorum…İçerde ne varsa harekete geçmiş gibi..

Hissetmeme yarayan hangi duyumlarım varsa onlara kendimi bir açayım dedim bakayım ne oluyor? Görmeyi, duymayı, koklamayı, tat almayı, dokunmayı gerçekten yapmaya karar verdim. Gerçekten hissetmeye karar verdim. Duyumlarımı kullanarak kendimi hissetmeye açmaya..

Ve bütün bunları güzellikler üzerinden hissetmeye çalışıyorum. Yani etrafımda olan biten güzel şeylere duyumlarımı açıyorum. Çiçek açmış bir kaktüse, evdeki beyaz çiçeklerin içindeki minik portakal rengi tohumlara bakıyorum.. Gökyüzündeki bulutlara odaklanıyorum. Gözlerimin takıldığı güzellikleri gerçekten görmek için kendime izin veriyorum. Muhteşem bir gün batımını tam da içindeymiş gibi hissederek izliyorum. Odamda güneşin vurduğu çam ağacımdaki değişik renk tonlarını seyrediyorum. Bir şeyi yerken damağımda hissettirdiği güzel tatlara odaklanıyorum. İlk defa tadıyormuş gibi sanki…

O kilitli kutunun içinde hangi duygular var, hangi hissetmek istemediğim duygular var acaba? Bilmiyorum ama şunu biliyorum ki,

Bu güzel hisleri tam olarak hissetmek benim o kutuyla aramda bir köprü oluşturuyor. Duyumlara izin vermek derinlerde bir şeyleri görebilmek için bir köprü vazifesi görüyor sanki..

Bugün oğlumun elini elime aldım ve tenini hissettim. O gerçek his, beni aldı başka hislere bağladı.. adını koyamadığım başka hislere.. o başka hisler de beni ağlattı..

Kiliti açabilme gücünü kazandığın zaman o kilit açılıyor.. o gücü de kazanabilmem için mutluluk hissimi çoğaltmam gerekiyor.. sonra benim muhteşem bedenimdeki muhteşem sistemim bunu kendiliğinden yapıyor, bu işin en tatlı tarafı bu..

Sabahki ağlamam yaşamaya izin vermediğim tarafımla ilgiliydi belki ve buna şimdi buna izin verebildiğim için çok mutlu oldum.

Kendime not: Seviliyorsun…

“Bilirsem Güvendeyim!”

Sahiden mi?

Biraz daha otur bir bak kendine..

Neyi bileceksin?

Daha neyi bileceksin?

Sürekli bir bilme ihtiyacı sana zihninin bir oyunu..

Daha da ince bir oyun şu; kendini bilme ihtiyacını dışarıdan aramak.. o bilgi, bu bilgi ile dışarıdan talep etmek..

Dur da bir bak, dur bir dinle, dur bir gör, hisset! Güvende misin?

En temel ihtiyacın güvende olduğunu hissetmek.. başka daha önemli bir ihtiyacın yok..

19.Şubat.2019

Gülümsemek İstiyorum

16-17.Şubat.2019 Ankara’da bir haftasonu çalışmasının ardından bende uyananları biiirr biirr yazmalıyım. 🙂

22 kişi gelmiş, aralarından bir tanesi benim. Çok kişiyiz diye bir ufak atar yaptı zihnim. Okey başlayalım bakalım dedim. Bir kadın geldi nasıl güzel bir kadın diye geçirdim içimden. Parlıyor gibi geldi. Ama o parlama magazin dergilerinin kapaklarındaki kadınların parladığı gibi bir parlama değil başka birşey..

Çocuksuluk vardı yansıttığında..

Başladı konuşmaya.. Bakıyorum anlattıklarına sonra bakıyorum yaptırdıklarına sonra tekrar tekrar bakıyorum.. not alıyorum kafa sallıyorum.. bir zihnime bakıyorum bir kalbime bakıyorum..

önce bi anlayamadım bende neyin değiştiğini neyin kıpraştığını..

anlayamıyorum hala evet hala anlayamıyorum.. çünkü anlamak üzerine bişey değildi.. 🙂

.. yeteri kadar anlamışım zaten ama olmayan olmamış yine…..

şimdi belki bu yazı da bunu anlamak istememin bir itkisi olabilir bende.. illa ki bir şekle sokup koymak için zihnime.. yılların verdiği alışkanlık tabi!

olsun ona da tamam.. yine de yazacağım.. Ne bekliyordum bu güzel kadından?

müthiş entellektüel müthiş akademik olağanüstü özenle seçilmiş kelimelerle anlatılan, zihnimin içinde wawww diyebileceğim bir bilgiler bütününü alacağım. İnsan beyni ile ilgili bilimsel gerçekleri öğreneceğim. İnsan beyninin nasıl çalıştığını idrak edeceğim. Sinir sisteminin nasıl çalıştığını idrak edeceğim. Sonra da tüm bu idrak ettiklerimle ben daha mutlu olacağım, yaşama sevincimi hissedeceğim SANIYORDUM.. 🙂 🙂

Bilgine bilgi katmak ve o bilgilerle zihninin içinde bir aydınlanma yaşayacağına inanmak ZANNI ne güçlü Allahım!

Bilgi.. senin geçmişinde yaşadığın ennn güçlü travmaların çözülmesi olabilir, niye yaşadığını hangi ihtiyacın için yaşadığını zihninde idrak edersin.. anlarsın.. ama bunu anlamak bizi daha mutlu bir insan yapıyor mu? Devamlı araştırmak, devamlı bir şeylerin peşinde koşmak, devamlı bir yapma hali içinde olmak ne kadar yorucu ne kadar tüketici… ne kadar da yetersizliği besleyici bişey..

İkinci günün sonunda bendeki durum şu şekildeydi:

Elimdeki defterde bilimsel hiçbir doğru dürüst bilgi yok… şöyle havalı sözcükler yok amigdala, frontal lob, hipotalamus falan… kendisi anlatmasına rağmen ben yazmamışım.. çünkü öyle bir anlatıyordu ki hani işin bilimsel kısmı bu bilseniz de oluururrrr bilmeseniz de olurrrr gibisinden 🙂 benim yazdıklarım şunlardı: ben travmaya odaklanmadan travmamı nasıl çözüyorum.. dikkati dışarı yönlendirmek nasıl oluyor.. öyle olunca ne oluyor vs.vs. ve en önemlisi duyumsal deneyim ne demek…

İşte bütün meselem buydu.. şu duyumsal deneyim nasıl birşey ve benim önceki yaşadıklarıma benziyor mu, farklı olarak ne yaşayacağım..

Ama yine de istemsiz bir biçimde farkında olmadan ben yaşamak istediğimi düşünürken yine zihnimin içinde biriktirmek gibi algılıyormuşum…!

Bir şeyi gerçekten yaşamak zihinde olur mu???

Bir şeyi gerçekten yaşamak kalpte olur..

Dannnn… Bu iki gün kalp odaklı bir şeyleri hissetmek adına bir devrim oldu sanki..

Hiçbir şey yapmamak ve gözünün gördüğü kulağının duyduğu tenine değen bir şeyler ile kalabilmek .. bu derece hoş olabilir mi? yani bu kadar basit ve güzel bir şeye bu kadar uzak olunabilir mi şu hayatta!

Yaşadıkları hayatın doluluğuyla önemliliğiyle kendilerine değer biçen bu insanlık için çok farklı çok yeni bir dünya diliyorum. Çünkü şifalanmak “yaparak” değil “olarak” çok mümkün..

18, şubat 2019