Kilit..

Bir zaman önce, bize acı veren hisleri hissetmemek için çeşitli yöntemler bulmuş olabilir miyiz?

Onları hissetmemek için -gerçekten- yaşamaktan vazgeçmiş olabilir miyiz?

Bize acı veren hislerden kaçmamız bize mutluluk veren hisleri de uzaklaştırıyor olabilir mi?

Hissizlik eşittir mutsuzluk olabilir mi?

Bir iki haftadır bu hissizlik dediğim şeyin, ta içimde bir yerlerde kıpırdanmaya başladığını hissediyorum. Sanki içimde kilitlenmiş bir kutu var, almışım elime bir çekiç o kiliti kırmaya çalışıyorum…İçerde ne varsa harekete geçmiş gibi..

Hissetmeme yarayan hangi duyumlarım varsa onlara kendimi bir açayım dedim bakayım ne oluyor? Görmeyi, duymayı, koklamayı, tat almayı, dokunmayı gerçekten yapmaya karar verdim. Gerçekten hissetmeye karar verdim. Duyumlarımı kullanarak kendimi hissetmeye açmaya..

Ve bütün bunları güzellikler üzerinden hissetmeye çalışıyorum. Yani etrafımda olan biten güzel şeylere duyumlarımı açıyorum. Çiçek açmış bir kaktüse, evdeki beyaz çiçeklerin içindeki minik portakal rengi tohumlara bakıyorum.. Gökyüzündeki bulutlara odaklanıyorum. Gözlerimin takıldığı güzellikleri gerçekten görmek için kendime izin veriyorum. Muhteşem bir gün batımını tam da içindeymiş gibi hissederek izliyorum. Odamda güneşin vurduğu çam ağacımdaki değişik renk tonlarını seyrediyorum. Bir şeyi yerken damağımda hissettirdiği güzel tatlara odaklanıyorum. İlk defa tadıyormuş gibi sanki…

O kilitli kutunun içinde hangi duygular var, hangi hissetmek istemediğim duygular var acaba? Bilmiyorum ama şunu biliyorum ki,

Bu güzel hisleri tam olarak hissetmek benim o kutuyla aramda bir köprü oluşturuyor. Duyumlara izin vermek derinlerde bir şeyleri görebilmek için bir köprü vazifesi görüyor sanki..

Bugün oğlumun elini elime aldım ve tenini hissettim. O gerçek his, beni aldı başka hislere bağladı.. adını koyamadığım başka hislere.. o başka hisler de beni ağlattı..

Kiliti açabilme gücünü kazandığın zaman o kilit açılıyor.. o gücü de kazanabilmem için mutluluk hissimi çoğaltmam gerekiyor.. sonra benim muhteşem bedenimdeki muhteşem sistemim bunu kendiliğinden yapıyor, bu işin en tatlı tarafı bu..

Sabahki ağlamam yaşamaya izin vermediğim tarafımla ilgiliydi belki ve buna şimdi buna izin verebildiğim için çok mutlu oldum.

Kendime not: Seviliyorsun…

“Bilirsem Güvendeyim!”

Sahiden mi?

Biraz daha otur bir bak kendine..

Neyi bileceksin?

Daha neyi bileceksin?

Sürekli bir bilme ihtiyacı sana zihninin bir oyunu..

Daha da ince bir oyun şu; kendini bilme ihtiyacını dışarıdan aramak.. o bilgi, bu bilgi ile dışarıdan talep etmek..

Dur da bir bak, dur bir dinle, dur bir gör, hisset! Güvende misin?

En temel ihtiyacın güvende olduğunu hissetmek.. başka daha önemli bir ihtiyacın yok..

19.Şubat.2019

Gülümsemek İstiyorum

16-17.Şubat.2019 Ankara’da bir haftasonu çalışmasının ardından bende uyananları biiirr biirr yazmalıyım. 🙂

22 kişi gelmiş, aralarından bir tanesi benim. Çok kişiyiz diye bir ufak atar yaptı zihnim. Okey başlayalım bakalım dedim. Bir kadın geldi nasıl güzel bir kadın diye geçirdim içimden. Parlıyor gibi geldi. Ama o parlama magazin dergilerinin kapaklarındaki kadınların parladığı gibi bir parlama değil başka birşey..

Çocuksuluk vardı yansıttığında..

Başladı konuşmaya.. Bakıyorum anlattıklarına sonra bakıyorum yaptırdıklarına sonra tekrar tekrar bakıyorum.. not alıyorum kafa sallıyorum.. bir zihnime bakıyorum bir kalbime bakıyorum..

önce bi anlayamadım bende neyin değiştiğini neyin kıpraştığını..

anlayamıyorum hala evet hala anlayamıyorum.. çünkü anlamak üzerine bişey değildi.. 🙂

.. yeteri kadar anlamışım zaten ama olmayan olmamış yine…..

şimdi belki bu yazı da bunu anlamak istememin bir itkisi olabilir bende.. illa ki bir şekle sokup koymak için zihnime.. yılların verdiği alışkanlık tabi!

olsun ona da tamam.. yine de yazacağım.. Ne bekliyordum bu güzel kadından?

müthiş entellektüel müthiş akademik olağanüstü özenle seçilmiş kelimelerle anlatılan, zihnimin içinde wawww diyebileceğim bir bilgiler bütününü alacağım. İnsan beyni ile ilgili bilimsel gerçekleri öğreneceğim. İnsan beyninin nasıl çalıştığını idrak edeceğim. Sinir sisteminin nasıl çalıştığını idrak edeceğim. Sonra da tüm bu idrak ettiklerimle ben daha mutlu olacağım, yaşama sevincimi hissedeceğim SANIYORDUM.. 🙂 🙂

Bilgine bilgi katmak ve o bilgilerle zihninin içinde bir aydınlanma yaşayacağına inanmak ZANNI ne güçlü Allahım!

Bilgi.. senin geçmişinde yaşadığın ennn güçlü travmaların çözülmesi olabilir, niye yaşadığını hangi ihtiyacın için yaşadığını zihninde idrak edersin.. anlarsın.. ama bunu anlamak bizi daha mutlu bir insan yapıyor mu? Devamlı araştırmak, devamlı bir şeylerin peşinde koşmak, devamlı bir yapma hali içinde olmak ne kadar yorucu ne kadar tüketici… ne kadar da yetersizliği besleyici bişey..

İkinci günün sonunda bendeki durum şu şekildeydi:

Elimdeki defterde bilimsel hiçbir doğru dürüst bilgi yok… şöyle havalı sözcükler yok amigdala, frontal lob, hipotalamus falan… kendisi anlatmasına rağmen ben yazmamışım.. çünkü öyle bir anlatıyordu ki hani işin bilimsel kısmı bu bilseniz de oluururrrr bilmeseniz de olurrrr gibisinden 🙂 benim yazdıklarım şunlardı: ben travmaya odaklanmadan travmamı nasıl çözüyorum.. dikkati dışarı yönlendirmek nasıl oluyor.. öyle olunca ne oluyor vs.vs. ve en önemlisi duyumsal deneyim ne demek…

İşte bütün meselem buydu.. şu duyumsal deneyim nasıl birşey ve benim önceki yaşadıklarıma benziyor mu, farklı olarak ne yaşayacağım..

Ama yine de istemsiz bir biçimde farkında olmadan ben yaşamak istediğimi düşünürken yine zihnimin içinde biriktirmek gibi algılıyormuşum…!

Bir şeyi gerçekten yaşamak zihinde olur mu???

Bir şeyi gerçekten yaşamak kalpte olur..

Dannnn… Bu iki gün kalp odaklı bir şeyleri hissetmek adına bir devrim oldu sanki..

Hiçbir şey yapmamak ve gözünün gördüğü kulağının duyduğu tenine değen bir şeyler ile kalabilmek .. bu derece hoş olabilir mi? yani bu kadar basit ve güzel bir şeye bu kadar uzak olunabilir mi şu hayatta!

Yaşadıkları hayatın doluluğuyla önemliliğiyle kendilerine değer biçen bu insanlık için çok farklı çok yeni bir dünya diliyorum. Çünkü şifalanmak “yaparak” değil “olarak” çok mümkün..

18, şubat 2019

Düşünceler..

Gerçekten şaşırtıcı derecede ilginç geliyor bana.

Zamanın üzerimdeki etkisi.. Zaman içinde yaşamak. Zaman içinde değişmek. Zamandaki benim yerim. Neyi neden yaptığımı bilmemem. sonra hatırlanan anılar.. anıların üzerimdeki etkileri.. o zamanki etkileri şimdiki etkileri.. değişmek.. görememek anlayamamak işte bütün sorun bu..düşünerek anlaşılabilecek mevzu değil ki zaten..

zavallı bir düşünce formatında yaşıyorken, düşüncenin çok üzerinde akıp giden bir mevzuyu nasıl anlayabilirsin ki.

ama sahip olduğum en işlevsel şey de o.. anlayabilmek için, anlamlandırabilmek için…

o zaman başka araçlar bulmam gerekiyor. çünkü bu şekilde bu işin içinden çıkamayacağım..

Zamanın bende bıraktığı etkileri anlayabilmem için akademik hiçbir bilgi tatminkar olmuyor. sanki böyle şu dünyanın dışına çıkacağım şu hayatımın dışına çıkacağım ve orada bir güç bana gel yavrum bak sen şunu şöyle yaşadın bunun için.. bunu da böyle yaşadın o öyle olduğu için bu da böyle oldu.. gibi anlatacak. Ve ben de bunu kavrayacak bir zihin halinde olacağım ve diyeceğim ki oh be… işte bunu arıyordum.

Yani bu otomat yaşayış şekli öyle boğucu ki.. hiçbir şeyin kontrolü sende değil.. çok temel bir noktadan hayata bağlısın ve o bağ seni tutuyor çünkü sende tutmasını istiyorsun .. üstelik o nokta üzerinde de ne kadar hizmet ediyorsun şüpheli.. istiyorsun da.. ne kadar faydan oluyor onu bile bilmiyorsun.. ve öyle dar dar yaşıyorsun.. boş boş ve robotik.

Kendini beğenmiyorsun ama değiştirmeye gücün yok. Hayatını, dünyanı beğenmiyorsun ama değiştirmeye gücün yok. Sevdiğin insanlar üzerinden hayatını mutlu kılmaya çalışıyorsun ki bu da zavallı bişey..

İşte bu yukarıda yazdıklarım, dünyayı hayatı anlamlandırmaya çalışan yorgun bir zihnin izleri arkadaşlar.. Öyle otomatikleşmiş ki içinden bir anlığına çıkmak bile öyle zor ki.. Sanki hayat bundan ibaretmiş gibi devamlı bir çabanın içindesin.. ne için? Anlamlandırmak için.. çözmek için.. Çözülecek kocaman sorunlar olduğuna zihnim öyle bir inanmış ki..

Bu delice çabanın bir adım üzerinde bir anlığına kalmak ister miydin?

Var olan hiçbir şeyin anlamını bulmak istemediğin ama yine de huzurlu kalabildiğin bir an yaşamak ister miydin?..

Yapay Zeka Neler Getiriyor, Neleri Götürecek?

Cengiz Başkaya

(Köstebekkolektif.org sitesinden alıntıladığım Cengiz Başkaya’ya ait bir yazıdır.. inanılmaz sade ve herkesin rahatlıkla anlayabileceği bir dille yazılmış. Okuyup üzerinde düşünüp vizyonlarımızı genişletmemiz gereken alanlardan biri.. yapay zekadan bahsediyor.. doğal zeka mı daha tehlikeli yapay zeka mı sizce? )

İnsanlık, tarihinin en önemli, en etkili, en hızlı değişim sürecine girmek üzere. 18. Yüzyılın başında buharlı makinelerin icadı, demir üretiminin artması, demiryollarının yaygınlaşmasıyla birinci sanayi devrimi başladı. 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren çelik üretim tekniğinin gelişmesi, elektrik, petrol ve değişik kimyasalların üretim sürecine katılması ikinci sanayi devrimi olarak tanımlandı. Seri üretim bu dönemin tipik özelliği oldu.

1970 den itibaren bilgisayar teknolojisinde, telekomünikasyon, robotik, lazer, fiberoptik ve biyogenetikte çok hızlı gelişmeler, internetin yaygınlaşması, bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, otomasyonun birçok alanda kullanılması üçüncü sanayi devrimi olarak kabul edildi.

Artık dördüncü sanayi devriminin, başka bir tanımlamayla Endüstri 4.0’ın eşiğindeyiz. Bu devrimin en önemli belirleyicileri yapay zeka, robotik ve kuantum bilgisayarları olacak.

Bilgisayar teknolojisinin çok hızlı ilerlemesi, yazılımların gelişmesi, otomasyonun ve robot teknolojisinin hemen her alana girmesi çalışma yöntemlerini ve koşullarını zaten çok değiştirmiş durumda. Çiplere yerleştirilen devre sayısı Moore Yasasına uygun olarak her 18 ayda iki katına çıktı. Geometrik bir dizi izleyerek kırk yılda iki milyon kat arttı. Günümüzde tırnak genişliğindeki bir USB kartına gigabyte boyutunda veri yükleniyor. Transistörler nano ölçülere kadar küçüldü. Klasik bilgisayarların gelişmesi fiziksel sınırına dayandı. Bir üst aşamaya kuantum bilgisayarların rutin kullanıma girmesiyle geçilecek. İşlem hızı ve kapasitesi günümüz bilgisayarlarıyla kıyaslanamayacak ölçüde artacak. Yapay zeka asıl gelişmeyi kuantum bigisayarları kullanarak gösterecek.

Yapay zeka uygulamaları şimdiden birçok alanda kullanılıyor. Apple’ın sesli asistanı Siri yazılımı, Microsoft’un sesli asistanı Cortana birer yapay zeka örneği. IBM ‘in Deep Blue bilgisayarı daha 1997 de dünya satranç şampiyonu Kasparov’u yenmişti. Google’ın yapay zeka algoritması Alpha Go, satrançta çok daha fazla hamle olasılığı bulunan Go oyununda Çin’li dünya şampiyonu Kei Je’yi yendi. Artık farklı yapay zeka programları arasında Go şampiyonaları düzenleniyor. IBM’in Watson projesi tıpta değişik alanlarda kullanılıyor.

Sürücüsüz araçlar şimdiden yollarda. Yeni nesil çamaşır makinelerinde çamaşırın ağırlığına, rengine, kirliliğine göre en uygun programı seçen, yapay sinir ağlarının kullanıldığı bir yapay zeka uygulaması.

Bu örnekler ortalıkta görünür olanlar. Fakat birçok bilimsel buluşta olduğu gibi yapay zekanın da ilk önce silah sanayiinde kullanıldığından kuşku yok. Akıllı füzeler, hedefini kendisi belirleyip ateşleyebilen makineli tüfekler, silahlı insansız hava araçları ve uçaklar, insansız tanklar, kendi rotalarını belirleyebilen, limanlara giriş çıkışları kendi kendine yapabilen savaş gemileri, öldürmeye programlanmış robotlar çoktan hazır.

Yapay zekanın olası tehlikelerine ilişkin endişeler bu kavramın yeni oluşmakta olduğu, çalışmaların emekleme döneminde olduğu dönemde dile getirilmeye başlandı. I. J. Good 1965 te “Eğer biz süper zeki sistemler inşa edersek, bu insanlığın son icadı olabilir” demişti. İngiliz fizikçi ve bilgisayar bilimleri uzmanı Stuart J Russell gelecekte bilişim sistemleri daha da zeki olduklarında onların kapasitelerine çok daha bağımlı olacağımızdan ve kendimizi bu sistemlerin kontrolu altına girmiş durumda görebileceğimizden endişe duyuyor.

Bazı bilişim uzmanları kendi kendine öğrenebilen, daha iyi donanım ve daha iyi algoritmalarla kendini yeniden dizayn edebilen bir sistemin bir zeka patlaması göstererek ilerlemesinin çok hızlanacağını ve çok kısa sürede insan türünün anlayamayacağı bir aşamaya geçeğini öngörüyorlar.

Stephen Hawking, robot ve bilgisayarların çok gelişmesinin bir noktadan sonra insanlığı tehdit eden bir noktaya geleceğini söylemişti. Bill Gates ve Elon Musk da yapay zekadan kaygı duyanlar arasında.

Bilimin, keşif ve icatların kötü amaçlar için kullanılması yeni bir durum değil. Üstelik neredeyse bir kural. Yani yapay zekanın olası tehlikeleri için endişe duyarken doğal zekanın tarih boyunca inasanlığa, tüm canlılara ve doğaya verdiği zararları unutmamak gerekir. Yapay zekayı şeytanlaştırmak doğal zekayı iyilik meleği gibi görmek için yeterli değil.

İnternetin daha 60 lı yıllarda ABD ordusunun tüm birimleri arasında en kötü koşullarda bile asla kopmayacak bir iletişim ağı kurma çabasından (ARPANET) doğduğunu hatırlayalım. Barutun gücü hemen silah gücüne dönüşmüştü. Uzaya çıkmayı sağlayan füze teknolojileri Nazi Almanya’sının Londra’yı düşürülebilen savaş uçakları yerine engellenemeyecek bir silahla vurma projesinin ürünüydü. Birkaç başarısız denemeden sonra savaşın sonuna doğru da olsa Londra’yı vurmayı başardılar.

Atom çekirdeğinde saklı muazzam bir enerjinin varlığının keşfedilmesinden kısa süre sonra bu bilginin hayata geçirildiği ilk uygulama insanlıkla birlikte tüm canlıların hayatını tehdit edecek olan atom bombası oldu. Bu müthiş silah tüm dünyaya gözdağı vermek için savaşı zaten kaybetmiş ve teslim olmuş Japonya’da sivil bir hedefe, Hiroşima şehrine 1945 yıl 6 ağustos günü atıldı. Tek bombayla sivil-asker, kadın -erkek, erişkin-çocuk ayrımı yapmadan 140 bin insan öldürüldü ve aynı anda bir şehir ortadan kaldırıldı. Tek seferde en çok insan öldürme, en büyük maddi hasarı verme rekorları kırıldı. Radyasyonun geç etkilerine bağlı anomalili doğumlar onyıllarca sürdü. Kanser olguları aradan üç çeyrek yüzyıl geçmesine rağmen halâ sürüyor.

Bombanın adı da pek sevimliydi; “küçük çocuk.” Üç gün sonra Nagazaki şehrine “şişman çocuk” lakaplı ikinci bomba atıldı ve 70 bin kişi öldü. Bu olay bilimin büyük bir başarısı olarak kabul edildi, takdir ve hayranlıkla karşılandı. Fizik bilimindeki bir gelişme dünyada dengeleri değiştirdi. ABD muazzam silah gücünü arkasına alarak dünyanın yeni hakimi konumuna geldi.

Lazer teknolojisi sanayide kullanıma başlamadan önce akla hemen ölümcül bir silah üretmek geldi. 20. Yüzyılın başında ilk uçaklar henüz yolcu taşımaya başlamadan bombardıman için kullanıldı. 1911 de Trablus’ta bir İtalyan askeri pilot havadan ilk bombayı Osmanlı askerlerine attı. Hiçbir hasar veremese de bu olay İtalya’da büyük bir coşku yarattı. Gökyüzüne yükselen insanın aklına ilk gelen yerdekileri kolayca öldürmek fikri oldu.

Yapay zekanın önemi yaşamın bütün alanlarını temelden değiştirme potansiyeline sahip olması. İnsanlığın tarihindeki en büyük bilimsel girişim olarak değerlendiriliyor. Klasik bilgisayarlar büyük ölçülerdeki verileri ve bilgileri saklayıp, istendiğinde hızla geri çağırmaya, belirli programlama yöntemleriyle otomasyona olanak sağlıyorlar. Fakat sisteme yüklenen verilerden daha fazlası çıktı olarak alınamıyor. Yapay zeka daha fazlasını ifade ediyor. Deneyimlerden ve eklenen yeni verilerden yeni sonuçlar çıkarabilen, öğrenebilen, tahminde bulunabilen, çözümler önerebilen ve üretebilen, insan beynine benzer şekilde çalışan bir sistem söz konusu. Bu yüzden nörobilim yapay zeka çalışmalarına büyük katkı sağlıyor. İlginç biçimde yapay zeka çalışmalarındaki ilerlemeler de insan beynini daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Fakat insan zekası sistemin tek esin kaynağı değil. Hayvan davranışları ve doğanın işleyiş biçimi de incelenip değerlendiriliyor.

Başvurduğu çok sayıda bilim dalı ve farklı disiplin var. Bilgisayar bilimleri, matematik, dilbilimi, biyoloji, biyogenetik, fizik, kimya, psikoloji, felsefe, robot bilimi gibi.

Yapay zeka şimdiden beste ve resim yapabiliyor, matematik kuramı geliştirebiliyor, tıbbi tanı koyabiliyor, öğrenebiliyor ve öğretebiliyor, uçak kanadı tasarlayabiliyor, hava tahmininde bulunabiliyor.

Bilgisayarlar görme, işitme, dokunma duyularını çoktan kazanmıştı. Koku ve tatları ayırt etmeye yönelik çalışmalarda da epey mesafe alındı. İnsanın sahip olduğu beş duyuyu digitalleştirilme işi tamamlanmak üzere. Kısa sürede bu teknolojinin mobil telefonlara sığdırılabilecek hale geleceği öngörülüyor. Facebookta yemek fotoğrafı paylaşılırken yemeklerin tat ve kokuları da gönderilebilecek. Bu sayede dostlar daha çok kıskanacak, düşmanlar daha şiddetli çatlayacak. Doğal dil işleme, diller arasında çeviri yapma, sesli soruları anlayıp, konuşarak cevaplama, dudak okuma, yüz ve retina tanıma, şaşmaz bir kesinlikle mesafe ölçme rutin işler arasına.

Yapay zeka ve robotların yaygın kullanımı birçok mesleği gereksiz hale getirecek. Dünya çapında yüzmilyonlarca insan işini kaybedecek. Etkilenmiyecek hiçbir alan kalmayacak. Otomasyon kol emeğine olan ihtiyacı azaltırken kafa emeği de birçok konuda işlevini yapay zekaya devredecek.

Gelmekte olan yeni dalga mavi yaka, beyaz yaka ayırımı yapmadan çalışma biçimlerini dönüştürecek. Örneğin, zenaatların ve zenaatçıların neredeyse tümüyle ortadan kalkması kaçınılmaz görünüyor. Üç boyutlu yazıcıların gelişip yaygınlaşmasıyla istenen heryerde en karmaşık araçlar ve eşyalar üretilebilecek. Fabrikalarda işçiye çok az gerek duyulacak, ya da hiç duyulmayacak. İstifleme ve yükleme işleri robotlara emanet edilecek. Yük taşıma sürücüsüz araçlara emanet edilecek. İnşaatlar büyük ölçüde robotlarla yapılacak.

Yapay zeka uygulamaları banka çalışanlarını tümüyle gereksiz hale getirecek. Zaten banka şubelerine de gerek kalmayacak. İnsansız bankacılık görünmez bankacılığa evrilecek. Çağrı merkezi çalışanları yerlerini yapay zeka programına bırakacak.

Düşük ücretli işlerde çalışanların işlerini kaybetmesi beklenen bir durum. Fakat en kalifiye işleri yapanlar bile etkilenecek. Yolcu uçağı pilotluğunun herhalde en üst düzeyde eğitim, bilgi, cesaret beceri ve tecrübe gerektiren mesleklerden biri olduğu tartışılmaz. Uçak kalkışını tamamlayıp, olağan düzenli seyrine başladığından inişe geçtiği ana kadar otomatik pilot zaten devreye sokuluyordu. Kalkış ve inişleri de yapay zekanın kontrolunda büyük bir kesinlikle yapmak mümkün hale geliyor. İnsan pilota ihtiyacı ortadan kaldırabilecek bir gelişme. Uçak üreticileri pilotluğu tümüyle otomasyona ve yapay zekaya devretme çalışmalarında epey ilerlemiş durumda.

IBM’in yapay zeka programı Watson tıp alanındaki uygulamalarıyla dikkat çekiyor. Örneğin, tıbbi görüntüleme tekniklerinin tanıda kullanılmasında büyük veriden yararlanıyor. Bir radyoloji uzmanının meslek yaşamı boyunca inceleyebileceği toplam görüntü 20 bini geçemezken, Watson’a milyarlarca radyogram, ultrasonogtrafi, bilgisayarlı tomografi ve MR görüntüsü yüklenebiliyor.

Sistem çok sayıda veriyi saniyeler içinde karşılaştırıp tanıya gitmek üzere programlanmış. Tanılardaki isabet oranı, sistemin öğrenme özelliği sayesinde giderek artıyor. Radyoloji uzmanlarının bu gelişmelerden de yararlanarak mesleklerini daha verimli yürütmeleri akla yatkın görünüyor. Fakat ekonomik akıl harekete geçti bile. Kâr marjını arttırmanın en kolay yolu maliyeti azaltmak. Bir radyoloğun temel eğitimden sonra 15 yılı bulan mesleki eğitiminin topluma maliyeti ve hastanelerin uzmanlara ödediği ücretler hesaplandı. İstenilen sayıda kopyalanabilen ve büyük veri desteğini arkasına alan bir yazılımın bu uzmanlara olan gereksinimi ortadan kaldıracağı konuşulur oldu. ABD’de radyoloji uzmanlık eğitimi için yeni asistan alınmasının durdurululması ciddi ciddi tartışılıyor. Bu tehdit sadece radyologlarla sınırlı değil. İnsan kontrolunda robotik cerrahi, göz ve beyin operasonları dahil cerrahinin her alanında yaygınlaşmaya başladı. Yeni hedef cerrahı devreden tümüyle çıkarmak ve operasyonu tümüyle yapay zekanın kontrolündeki robotun yapması.

Amerika’da Baker Hostetler adlı hukuk bürosu IBM’ in geliştirdiği hukuk programı Ross’u işe aldı. Ross şimdilik sadece icra-iflas davalarına bakıyor. Böyle bir uzman sistemde tüm kanunları, tüzük ve yönetmelikleri, belli bir konudaki tüm dava dosyalarını, yüksek mahkemelerin tüm içtihat kararlarını büyük veri olarak yüklemek mümkün. Bir dava ile ilgili verileri toplamak, ilgili yasa maddelerini araştırmak çok zaman alan bir iş. Birleşik Devletler’de bu işi yapmak üzere avukatlık bürolarında çalışanlara paralegal, ya da paralawyer deniliyor. Hukuk Fakültesi öğrencileri, yeni mezun olup avukatlık yetkisini almamış mezunlar ve meslekte yeni olan avukatlar istihdam ediliyor. En iyi işler sıralamasında yirminci sırada yer alan bu meslekte 260 bin kişi çalışıyor.

Uzman hukuk yazılımı bir paralegalin 360.000 saatte toplayabileceği veriyi saniyeler içinde bulup çıkarabiliyor. Oldukça iyi eğitim görmüş 260 bin çalışanın hiç düşünmeden kapı dışarı edilmesi için iyi bir gerekçe. Ekonomik akla da çok uygun görülecektir. Zamanla avukatlık da tehdit altındaki meslekler arasına girebilir.

Hukuk alanında geliştirelecek yapay zeka temelli uzman sistemlerin yargıçların yerine kullanılabileceği de öngörülüyor. Yargıçların benzer davalarda farklı kararlar verebilmeleri gösterilen gerekçelerden biri. ABD’de yapılan bir araştırmada tutuklu sanıkların tutukluluk halinin devam mı edeceği, tutuksuz yargılama kararı mı verileceğinin belirlendiği bir dizi duruşma incelenmiş. Özellikle haftanın ilk çalışma günündeki duruşmalarda kahvaltısını yapmış, iyi dinlenmiş haldeki yargıçların öğleden önce daha çok tutuksuz yargılama kararı vermeye, öğleden sonra yorulup, sinirleri gerginleşmeye başlayınca çoğunlukla tutukluluğun devamına hükmetmeye eğilimli oldukları belirlenmiş. Uzman sistemlerin subjektif etkilerden uzak olacağı için daha adil kararlar vereceği savunuluyor.

Muhasebecilik de yerini yapay zekaya bırakacak meslekler arasında görülüyor.

Yapay zekanın neden olduğu değişiklikler o kadar hızlı ki, bugün bir meslek edinmek için üniversiteye başlayan bir genç mezun olduğu yıl o meslek ortadan kalkmış olabilir. Birinci ve ikinci sanayi devriminde de birçok meslek ortadan kalktı, yeni meslekler ortaya çıktı. Fakat süreç yavaştı ve geçişler için zaman vardı. İnsanlar 15-20 yıl sonra neler olabileceğini, ya da olmayacağını öngörebiliyor, ona göre konum alıp, planlar yapabiliyorlardı. Günümüzde ve asıl yakın gelecekte kaçınılmaz ve hızlı dönüşümlerin bir dizi sosyal ve ekonomik sorun yaratacağından kuşku yok. Bu çalkantıların en aza indirilmesi için önlemlerin ivedilikle alınmaya başlanması gerekiyor.

Otomasyon maliyetleri azalttığı için toplumda kolay kabul gören bir uygulama. Fakat üretimin büyük ölçüde bu yöne kayması çok sayıda insanı denklemin dışına iterken servetler giderek daha az kişinin elinde toplanacaktır. Neoliberal ekonomi uygulamalarının tüm dünyada belirleyici olduğu günümüz dünyasında gelir adaletsizliği zaten çok derinleşmiş halde. En zengin 80 kişi en fakir 3,5 milyar insanın gelirine denk servete sahip. Ticari malların nispeten ucuza maledilmesi ucuza satılacağının garantisi değil. Geleneksel fotoğrafçılık yerini dijital fotoğrafa bıraktığında fotoğrafçılık çok kolaylaştı ve maliyetler çok düştü. Fakat gıda maddelerinin fiyatları aksine giderek artıyor.

Barınma, ulaşım, eğitim giderek daha pahalı hale geliyor.

Büyük çapta bir işsizler ordusunun oluşturulduğu günümüzde çalışanların işlerini kaybetme korkusu sürekli ve canlıdır. Dışarıda aynı işi çok daha düşük ücretlerle yapmaya razı ve buna mecbur olan yedekler hazır beklemektedir. Yakın gelecekte otomasyonun ve robot teknolojisinin daha da gelişmesi ve yapay zekanın birçok alanda kullanılmaya başlamasıyla çalışanlar üzerinde “dışarıda senin yaptığın işi çok daha ucuza yapacak binlerce kişi var” tehdidine “Senin işini çok daha ucuza yapacak robotlar, programlar var” tehdidi eklenecektir. Bu tehdit sadece düşük ücretli işler için değil, en karmaşık ve ileri uzmanlık gerektiren işler için de geçerli. Kitleler üzerinde asıl tehdit zaman zaman işsiz kalmak, sık sık iş ve sektör değiştirmek değil artık. Tümüyle gereksiz hale getirilme ve sistemin dışında kalma, değersizleşme gündemde. Slovaj Zizek’in çok iyi ifade ettiği gibi, bugün bir işte uzun süreli çalışarak kendini sömürtebilmek bir ayrıcalık haline geldi.

Kullan-at çalışanlara ek olarak iş dünyasının gözünde çöpe dönüştürülmüş milyonlar geleceğin en büyük sosyal sorunu olacak.

Taşımacılığın tümüyle otomatlaşmasının trafik kazalarını ve buna bağlı ölümleri azaltacağı öngörülüyor. Artık sürücülük yapmıyacağı için kazada ölme riski ortadan kalkan kamyon şöförünün açlıktan ölme riskine de çözüm bulmak gerekir.

Otomasyonun ilk başladığı dönemde robotların bizim yapamayacağımız, ya da yapmak istemeyeceğimiz zor ve kötü işleri üstleneceği beklentisi vardı. Yakın gelecekte ise insanların sadece robotların ve yapay zeka sistemlerinin yapamayacağı işlere mahkum ve razı olmaları riski var.

Bilgi teknolojilerinin birçok konuda hayatı kolaylaştırdığına şüphe yok. Bugün internete bağlanabilen bir cep telefonuna sahip bir ortaokul öğrencisi 30 yıl öncenin bir üniversite profesöründen çok daha fazla bilgiye çok daha hızlı şekilde ulaşabilir durumda. İnsanlar arasında iletişim olanakları zaman ve mekan engelini de ortadan kaldırarak çok arttı ve kolaylaştı. Fakat her değişim salt iyiliklerle gelmiyor. Ortaya çıkan ve çıkacak olan ekonomik ve sosyal sorunları görmezden gelmek akılcı olmaz,

Muazzam ölçüde bilgiyi saklayabilen, öğrenebilen düşünebilen kendini yenileyebilen ve insan zekasını aşarak tüm kararları alıp, uygulama konumuna erişen yapay zekanın kontrolu ele alarak insanlığın sonunu getirebileceği yönünde endişeler var. Bu çok düşük ve çok uzak bir olasılık.

Yapay zekaya kötülüğü öğretecek olan da yine insandır. Ayrıca doğal zekanın insanlığa ve doğaya bugüne kadar verdiği korkunç zararlar ortada. Kanımca yapay zeka bu konuda doğal zekaya yaklaşamaz. Dünyada tüm yaşamı defalarca yok edecek sayıda nükleer silah varken silah üreticisi şirketlere yeni kazançlar sağlamak için yenilerini üretme kararı verilmesi bile tek başına geleceğe yönelik ciddi endişe duymamız için yeterli değil mi? İnsanlık için yakın tehdit yapay zekanın yüksek zekası değil. Trump, Prens Muhammed bin Selman ve benzerlerinin doğal zekasıdır.

İklim değişikliği ve çevre felaketiyle karşı karşıya, savaşların sürekli hale geldiği, her dokuz kişiden birinin açlık çektiği ve dakikada çoğu çocuk 15 insanın açlıktan öldüğü dünya.

Bilişimde tekeller oluşturan ve insanlığın ortak bilgisini büyük ölçüde özelleştiren dev yüksek teknoloji şirketleri nasıl çalışacağımızı, nasıl üreteceğimizi, neler tüketeceğimizi, nasıl yaşayacağımızı, nasıl düşüneceğimizi nelerden hoşlanacağımızı büyük ölçüde belirler duruma geldiler. Devletlerin toplumlar üstündeki etkilerinin bu gücün yanında çok daha az belirleyici olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Yapay zeka ve kuantum bilgisayarları şüphesiz ki söz konusu şirketlerin gücünü daha da arttıracaktır. Değişimler o kadar hızlanacak ki, büyük olasılıkla uyum sağlamaya, olumsuz etkilere karşı önlem almaya fazla vakit kalmayacak.

29 Ekim 2018

Yeni İdrakler

Yeni Yılın teknik olarak hiçbir anlamı olmadığını biliyorum fakat duygusal açıdan çok büyük bir değişim gücü var kabul etmeliyim.

Sıradan bir gün veya bir hafta bizim tüm senemizi düşünmemize, yaptığımız hatalara bakmamıza, özlem duyduklarımızı hatırlamamıza sebep oluyor.. Yeni hedefler koymamıza sebep oluyor. Hiç de fena değil bu açıdan..

Belki kendimizi affetmemize ve bir şeylere yeniden başlamamıza da sebep oluyordur. Pek güzel..

Önceki senelere göre daha sağlıklı bir sene oldu benim için. Çoluk çocuk büyüdüğünden sanırım.. Daha az hastalıkla uğraştım..

Zihin ise o da daha sağlıklı bir sene geçirdi..

Büyük devrimler yaşanmadı ama minik minik adımlar atıldı. Bu sene daha belirgin olgunlaşmalar bekliyorum, bu sene kendimi, hayatımdaki diğer insanlarla da paylaşmayı istiyorum. Sevdiğim insanları daha çok arayıp soracağım.

Daha şeffaf olacağım bu sene..

2 Ocak 2019

Dünyaya dışarıdan bakmak.. Interstellar.. bir Christopher Nolan filmi..

Bu filmi nasıl anlatsam.. tasvir edemiyorum hislerimi.. ama deneyeceğim çünkü sistem ayarlarımla oynadı ve bunu yazmam gerekiyor 🙂

Christopher Nolan.. filmin yönetmeni, sinema camiasında deha olarak görülüyor. Adamın tüm filmlerinde “zaman” meselesi ucundan köşesinden hep işlenmiş. Benim gelmiş geçmiş en kafayı taktığım konular arasında ilk 3’e giren “zaman” meselesi ve ben bu adamı hiç farketmemişim bugüne kadar..

Daha doğrusu inspection’ı seğretmiştim ama beni alıp götüren bir film olmamıştı.. ama bu film.. resmen zihnimi arızaya soktu.. zamanı algılayışımla oynadı.. Kısaca ifade etmeye çalışacağım..

Bu dünya zamanı dışında herhangi bir zaman algımız yok. Bu ne demek? Boyut meselesine hiç girmeyelim 3 boyut 4 boyut falan filan..boyutların zamanla alakası mutlaka var ama biz şimdi sadece zaman’ı konuşalım.

Biz kendi mekanımız içinde -diyelim ki mekanımız bu dünya- zamanın normalden daha hızlı veya daha yavaş geçtiğini hissedebiliyoruz değil mi? Çok mutluyken hemen geçiveren zaman, istemediğimiz bir ortamdaysak bir türlü geçmez. Bu bizim esnek zamanı hissedebilmemizin bir örneğidir. Yani ruh halimize göre değişen bir zaman algısı var. Değişmeyen ise 5 dakika yine 5 dakika -yani biz onu ister 10 dakika gibi hissedelim ister 5 saniye gibi- o yine 5 dakika bunu biliyoruz değil mi?

Zaman algısının değişmesi ise bambaşka bir olay. Burada fiili olarak farklı hızda akan bir zaman var.. Başka gezegenlere gidebildiğimizi düşünelim. Filmde bizim güneş sistemimizin dışına çıkıyorlar ve başka bir sisteme geçip, orada birbirinden uzakta 3 farklı gezegene iniyorlar. Bu gezegenlerin bir tanesinde geçen 1 saat, dünya zamanında tam 10 yıla denk geliyor. Şimdi.. bu yeni gezegene ait zaman algısına bir parça dokunduğunuzu düşünün.. veya şöyle söyleyim kendi zaman algınızın yerinden oynadığını düşünün.. Film düşündürmüyor gerçekten hissettiriyor! Bu ayakların yerden kesilmesi gibi, afallamak gibi, boşluğa düşmek gibi, normal düşünememek gibi, kendini bilme duygusunun yerinden oynaması gibi, bedeni algılayış şeklinin genişlemesi gibi..belki de bir parça daha uzansam bedenimin dağıldığını hissedecektim…

Kuantum fiziği okuyanlar, paralel evrenler konularında okuyanlar daha iyi hatırlarlar, yaşadığımız her anın farklı versiyonlarının farklı evrensel mekanlarda tekrar tekrar yaşanıyor olabileceği teorileri vardır.. Ben bu filmde, hayatımda aklına erebildiğim her anımın farklı zaman algılarında farklı mekan algılarında farklı şekillerde algılanıp yaşandığını hissettim. Bu his beni ve buradaki hayatımı bozan bir histi… bozan derken ayağımın altından yeryüzünün çekilmesi gibi birşeydi!  Veya zihnimin bu yeryüzünden kayması gibi.. Elbette sürekliliği olmayan -olmaması gereken- bir his.. İlk birkaç saat çok yoğun sonrasında daha kabul edilebilir bir his olarak etkisini kaybediyor..

Farklı zaman dilimlerinde farklı varoluşlar gösteriyor film. Yani aynı insan varlığının farklı zaman dilimlerinde ve şekillerinde varolma hali, nasıl var olduğu, ne için, ne amaçla varolduğu, ne şekilde var olduğu, Nolan’ın imajinasyonunda filme dökülmüş.. Ve beni öyle etkiledi ki bu hissin ufacık bir kırıntısı bile bu dünyadaki hayatını yaşama şeklini değiştirebilir bir insanın.. öyle güçlü bir his…. (Dilerim ileride insanın farklı boyutlardaki hallerini farklı formlarda yaşadığına dair de bir film yapılır.. illa ki bu beden formunda devam etmeyeceğimizi biliyoruz, farklı bedensel hallerimizi deneyimleyebilmek keşke şimdi de mümkün olabilse..)

Elbette bu hissin bir parçasına dokunabildiğim için, bu idrakte olduğum için şükürler olsun, bunun benim kendi varlığımla, hayatımla, dünyaya bakış açımla da ilgisi var.

Elbette sıradan bir fantastik film gibi eğlenilerek de izlenilebilir. Varlıksal ihtiyaçlar neyi gerektiriyorsa o olur..

Ve elbette ki, bu farklı zamanları, bizlerin o farklı zamanları yaşıyor olma durumu, sahip olduğumuz şuur kapasitesiyle, şuur seviyesiyle öyle alakalı ki.. ki bu da bambaşka bir sonsuz öğrenme alanı..

Sevgiyle..

2018 için..

Bu senenin son yazısını yazıyorum.

Ben kendi adıma yaratım’larımı daha şuurlu yaptığım zamanlar diliyorum kendime. 2018’de daha çok şeyi daha bilinçli yaratacağım. Daha da üretken daha da pozitif yüksek yayınlar içinde bulunacağım. 

Yaptığım yayınımların daha da farkında olacağım. Neyi neden yarattığımı iş işten geçtikten sonra anlamayacağım.. 🙂

Etrafımda olup biten ne varsa, sanki onlar üzerinde hiçbir kontrolüm yokmuş gibi davranmayacağım. Birileri bazı kararlar alıyor ve bu kararlar benim hayat kalitemi bozuyorsa -o insanları hiç tanımıyor olsam bile- bununla ilgili sorumluluğumu farkedip kendimce proaktif bir niyet koyacağım. O durumu düzelteceğim. evet düzelteceğim.

Bu senenin benim açımdan en büyük dersi, olduğum an içinde kalabilmek konusundaki becerilerimi yükseltmek oldu.

Bu hayata ne yapmaya geldiğimle ilgili arayışlarım sürerken dönem dönem değişen hedeflerim olmuştu. Koyduğum hedef geliş amacımla uyumlu muydu değil miydi bilemem ama beni bir çaba içine sokmuştu o da yeterdi.. Çünkü hem bu dünyada debelenip hem de açık şuurumla niye geldiğimi bilmek aynı anda olası şeyler değildi !!

Niye geldiğimle ilgili en güçlü hissim ‘annelik duygum’la bağlantılı artık böyle hissediyorum açık açık. 

Benim en önemli meşguliyetim annelik iken, kendime başka küçük meşguliyetler aramamaya karar verdim. Bu yılın en büyük kazancı benim için bu.. o anda üzerimdeki iş ne ise, onu en iyi şekilde yapmak zorundayım. Bu iş öyle büyük bir iş ki önemi tam anlaşılamamış yeryüzünde..Onların bizzat yanındayken konsantrasyonunun onlarda olması, her öğrenmelerine hizmet ediyor, aracı oluyor olmak.. onların yanında değilken yine onlar için kurgular yapıyor olmak, planlamalar içinde olmak.. evet ben şu anda bunun için yaşıyorum. Üzerimdeki görev ne ise onu en harika şekilde yapıyor olacağım. 

Mutlu

Musmutlu

Heyecanlı

Bol seyahatli

Bol öğrenmeli

Bol bol sevgi dağıtacağınız bir yeni yıl dilerim.

 

 

Olduğundan farklı bir an’ı istemek hastalığı…

Evet bu bir hastalık bence..

Hem de herkesin yaşadığı… en küçük insandan en büyük insana kadar…

İçinde olduğun an, niyeyse hep eksiktir.. eksik birşeyler varmış gibi hissederiz her an.. daha sonraki başka bir an’ı düşünürüz ve o an’a gitmek isteriz… O an geldiğinde de sonraki başka bir an’a..

En genel en yaygın olanlarından örneklerden bir tanesi.. bir ailen olmadan önce bir ailenin olduğu an’ı istemek.. anne olmadan önce anne olduğun an’ı istemek… ve fakat sonra bunlara ulaştığında bu sefer tek başına olduğun an’ı geri istemek.. :))

Sanki hep o bir sonraki anda daha iyi olacakmışsın gibi bir his var….

“Şu anda olmam gereken halde değilim” peki hangi haldesin? “onu da, bunu da, şunu da istiyorum.. onlar da olsa tam olacak” hmmm… bu size tanıdık geliyor mu? Ve ne yaparsak yapalım o hayalimizdeki an’a hiç varılamıyor nedense değil mi?..

Kendimizi eksik hissettiğimiz her an (ki bu epeyycee çok bir zaman tutuyor) o an’ı kabullenmeyişimizden doğan bir acı içindeyizdir. Bu eksiklik bitmek bilmez bir öğrenme isteği de olabilir.. oldukça pozitif görünen bir istek..öyle bile olsa eksik hissettiğimiz müddetçe yine bir yerde bir yanlış yapıyoruz bence..

“Tam ve olmam gerektiği yerde duruyorum” diyebilen biri hayatta -hiç enerji kaçağı oluşturmadan- yaşıyordur.

Seviyorsa gerçekten seviyor, kızıyorsa gerçekten kızıyor, ağlıyorsa gerçekten ağlıyordur.. O anlarda ne panik olur ne iç sıkıntısı, ne coşku ne heyecan.. basitçe önüne gelen işleri yapar, yapamadıkları için ağlamaz sızlamaz, yetişmeye çalışmaz.

İnsanın önüne bir hedef koymakla çelişmeyen bir durum bu. Kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerin planların olacak mutlaka, ama değişen şey;  o hedefleri “kendini gerçekleştirmek” için, daha mutlu olmak için, daha, daha, daha, vs.vs. için koymuyor oluşundur.

Büyük balığın ağzının ucundayken korkmak evet korkmak, doyasıya korkmak.. ama bütün hayatını ya büyük balık gelirse diye de geçirmemek..

Sen bu halinle tam ve olman gerektiği haldesin, yaşadığın her an’ı böyle değerlendirirsen önüne açılacak yolları hayal bile edemezsin..

Lakin zor olan.. bu noktaya ulaşmanın çabayla, okumayla, öğrenmeyle alakalı olmaması…

çabalayarak yapılmıyor olmuyor… çünkü bu yaparak gelinecek bir nokta değil.. öyle hissediyorum..