Monthly Archives: Kasım 2010

OSHO’dan çocuk üzerine..

Anne baba koşullandırması dünyadaki en büyük köleliktir. Bu tamamıyla ortadan kaldırılmalıdır. Sadece o zaman insan, ilk defa, gerçekten özgür, hakikaten özgür, sonuna kadar özgür olacaktır, çünkü çocuk insanın babasıdır. Şayet çocuk yanlış bir şekilde büyütülürse o zaman tüm insanlık yanlış yöne gider. Çocuk tohumdur. Şayet tohumun kendisi zehirlenmişse, bozulmuşsa, o zaman özgür bir insan bireyi için hiçbir umut yoktur, o zaman bu rüya asla gerçek olamaz. Kişilik senin içinde, senin doğanın içinde anne baba, toplum, din adamı, politikacı ve eğiticiler tarafından üretilmiştir. Onların tüm amacı her çocuğu, kurumsallaşmış olan topluma uyum sağlayacak şekilde sakatlamaktadır, her çocuğu mahvetmektedir. Bir korku vardır: Şayet çocuk en başından itibaren koşullanmadan bırakılırsa o öylesine zeki, öylesine tetikte ve farkında olacaktır ki onun tüm yaşam tarzı bir başkaldırı olacaktır. Ve hiç kimse asileri istemez; herkes boyun eğen insanlar ister. Anne babalar boyun eğen çocukları sever ve unutma ki boyun eğen çocuk en aptal olandır. Başkaldıran çocuk ise zeki olandır ama ona saygı duyulmaz ya da o sevilmez. Öğretmenler onu sevmez, toplum ona saygı göstermez; o kötülenir. Ben ise senin çocuklara saygı duymanı isterim.
OSHO-Çocuk / Kendin Olma Özgürlüğü (Children Freedoom to be Yourself)

Bayramda Eskişehir’deydik

İşte size Nuh’un Gemisi.. Eskişehir’de yeni açılan Bilim Sanat ve Kültür Parkı’ndan bazı fotoğraflar 🙂 Can’ın Nuh’un Gemisinde çektiğimiz fotoğrafları tam da denk geldi. Zira bu aralar Nuh’un Gemisindeki hayvanlara takmış durumda, bütün gün bunları konuşuyor. Bu geminin içinde hayvanlar yoktu malesef ama yine de müthiş bir hatıra oldu.

Zıtlıkları Öğrenirken..

Biliyorsunuz bebeklerin doğduktan çok kısa bir süre sonra aşıları başlıyor. Rutin periodlarla aşı oluyorlar. Ben Can’a bu aşıları yaptırırken onu büyük oranda bu aşıların dünyaya bağlamaya başladığını hissetmiştim. Ruh varlığı doğduğunda tamamen yukarıya ait bir varlık ve çok yavaş yavaş dünyaya bağlanıyor. Bu sürecin düşündüğümden de daha yavaş ilerlediğini Can büyürken öğrendim.
Aslında bence bütün bu adaptasyonun anlamı yani dünyaya bağlanma süreci şu demek: varlık geldiği yerdeki zaman kavramından bu dünyadaki zaman kavramına adapte olmaya çalışıyor.
İşte bu süreçte de aşılar, katı gıdaya başlama gibi şeyler başrol oynuyor bence. Sebze yemeye, et yemeye başlıyor, bu şekilde yavaş yavaş yeryüzüyle bağlantısının gücü artıyor. İkinci seneden sonra buradaki sistemin işleyişini öğrenmeye başlıyor. Yani düaliteyi. Bizzat gözlerinizle görüyorsunuz yavaş yavaş tüm zıtlıkları öğrenmeye başladığını. Aşağı yukarı, sıcak soğuk, koyu açık, ıslak kuru ve işte büyüyor…
Ve bütün bunları öğrenmesi ve içselleştirmesi onun artık tam anlamıyla bir dünyalı 🙂 olduğunun göstergesi gibi geliyor bana.
ZAMANA uyum sağladıkça yapmak istediği şeylerin hemen o anda olamayacağını anlamaya başlıyor. Artık istediği şey istediği anda olmayınca ağlamıyor. Beklemenin ne demek olduğunu anlıyor. Sanırım geldiği yerde zaman çok ince. Yani nasıl anlatılabilir, düşündüğün herşey düşündüğün anda meydana geliyor gibi bir benzetme yapılabilir. Tecrübe etmediğim için yalnızca mantık yürütüyorum ve okuduklarımdan yola çıkıyorum. Çocuklarımızla yaşadığımız tüm zorlukların esas kaynağı ZAMANı algılamayla ilgili bence. Bu konudaki hissiyatım çok güçlü niyeyse. Geldiğimiz yerdeki zamanın buradakiyle çok farklı olması esas güçlük gibi geliyor. Büyüme denen şey de buranın kaba titreşimli zaman ve mekanına alışabilmek demek. Bence burada bir bebek doğduğunda nasıl güçlükle büyüyorsa ve ancak uzun bir süre sonra tek başına bir yaşam performansı sergilemeye başlıyorsa, yıllarca yaşamış ve dünyayı terk etmiş bir varlık da orada bu çeşit bir adaptasyon zorluğunu yaşayacak demektir.

Caillou

Kanada yapımı bir çizgi film.
Türkiye’de bu diziyi duymamış küçük çocuklu aile yoktur herhalde. Bir çılgınlıktır gidiyor. Can 2,5 yaşında tanıştı Caillou’yla. Karakter tam da kendi yaşıtı. Henüz okula gitmiyor, annesi onu sık sık anneanne ve dedeye bırakıyor. Arada bir bakıcısı geliyor. Bir de küçük bir kız kardeşi var. Hikayeler çok ideal bir aile yaşantısını anlatıyor. 3 yaşındaki bir çocuğun bütün özelliklerini hikaye konusu yapmışlar. Yemek yemeyen Caillou, uyumayan Caillou, herşeyi kendi yapmak isteyen Caillou, saklanbaç oynayan Caillou, sokaktaki su birikintilerine basmak isteyen Caillou, bööyle gidiyor. Bu yaşlarda çocuğu olan annelerin acaip hoşuna gidecek bir format. Çünkü çok eğitici ve çocuğun gözüyle anlatıyor herşeyi. Benim en çok sevdiğim yanı herhangi bir mücadele yok. Hani genelde iyi ve kötünün savaşı anlatılır ya -şirinler de bile- böyle bir şey yok burada. Hani hep iyi yener ya, zıtların mücadelesi yok. Çok yumuşak çok evimizin içindeki halleri yakalamışlar.

Bazen annenin veya babanın gösterdiği sabıra hayran kalıp, bu kadarı da olmaz artık dediğim zamanlar oluyor. Mesela Caillou kurabiye yapıcam diye gidiyor mutfaktaki dolabı açıp bütün kavonozları düşürüyor, unlar, ballar her şey yerlere saçılıyor. Bunları saçına başına bulaştırıp oynarken annesi geliyor, gülümseyerek “ortalığı iyice karıştırmışsın, bunları temizlerken bana yardımcı olur musun Caillou” diyor :):) nasıl yani?? Her türlü olaya müthiş hoşgörü ve sevgiyle yaklaşan bir anne baba. Pek gerçekçi değil, ama sonuçta düşünüyorum, en ideali de böyle yapabilmek değil mi?

Biliyorum, Can büyüdükçe hiç hoşlanmadığım çizgi filmlerde seğretmeye başlayacak, en iyisi bugünlerin keyfini çıkarmak.

Öğrenme

“Ne öğreniyorum acaba?”

Bütün hayatım boyunca kendime en çok sorduğum soru budur herhalde.

Özellikle de acı çektiğim zamanlarda…

Genellikle olay anında bu soruya cevap alamıyor insan. Olayın üzerinden belki birkaç ay geçtiğinde biraz birşeyler gelebiliyor aklına. Yorum yapabiliyor biraz biraz. Ama bunun da bir kuralı yok. Yani bir olayın sana öğrettiği dersi şu kadar zaman sonra anlayabilirsin diye bir kural yok. Bazen bir ömür bile yetmeyebilir. Bazen de o anda alacağını alıp geçer gidersin.

Ben çok takıyorum. Neydi, niye oldu, ne sonuçları olacak… Bu da bana zarar veriyor. Akışına bırakmak lazım. Son yaşadığım olayın üzerinden bir ay kadar geçti hayat devam ediyor beni bekleyen diğer işlere yoğunlaştım. Gören de hiçbir şey yaşamamış zanneder… Ama öyle değil…

Şimdilik tek farkettiğim şu oldu: Her an herşeyi kaybedebilirim ruh halindeyim. Haberlerdeki aile-çocuk dramlarını gösterirler ya..gözlerim dolarak seğrediyorum artık.. o dramın içine giriyorum.. mesela geçenlerde 8 aylık hamile bir kadını sokak ortasında tabancayla öldürdüler..mesela 15aylık bir çocuk yataktan düşüp kafa travması geçirmiş… eskiden bu tür şeylere hiç umarsız davranırdım. Pollyanna’nın hayatın gerçekleriyle tanışması dramını mı yaşıyorum acaba 🙂

Hayat böyle, her an herşey elinden kayıp gidebilir, en değer verdiklerin bile. Bu bir gerçek. O zaman herşeyin ucundan tutarak mı yaşayacağız diyorum hayır öyle olmamalı. Yani hiçbir şeye bağlanmayalım. Yaşama sevinci denen şey de kalmayacak o zaman. Niye doğduk o zaman?? Birşeyi tutkuyla benimsemezsen yaşamanın ne anlamı var?

Bayram Öncesi

Merhaba,
Bayram geldi. Bir hafta tatil yapacağız. Biz Ankara’da olacağız. Yeni evim çok güzel oldu. İçimden her gün gidip o boş evde vakit geçirmek geliyor. Çok sevdim. 27’sinde taşınacaktık ama Okan eğitim için şehir dışında olacak, 4 Aralık’ta taşınıyoruz. O zamana kadar birçok eşyamı kendim götüreceğim. Minik minik taşıyacağım. Hani böyle en kıymetli kimsenin eline vermeye kıyamadığım eşyalarımı.. Bu da benim için çok keyifli olacak. Artık dolaplarım daha düzenli olacak. Zihnimin dağınıklığını -yeni evimde yeni yepyeni düzenimle- yok etmek istiyorum. Çünkü biliyorum zihnimin dağınıklığı fiziğe yansıyor. Kıyafet dolabım hiç bu kadar dağınık olmamıştı. Orayı öyle görünce sinirim bozuluyor ama asıl istediğim şey kendi zihnimin toplanması aslında. Okan eve taşınınca evimde kontrolü kaybettim resmen. Neyin nerede olduğunu artık bilemiyorum bu da beni deli ediyor. Son 3 yılda eşyalar çoğaldı benim dikkatimi Can’a vermem gerekti, evle ilgilenemedim vs. Ama bu evde öyle olmayacağım. Fazla bütün eşyaları, ayakkabıları, kıyafetleri, dergileri, kitapları atacağım sadece kullandığım şeyler kalacak. Evde hiç kullanmadığım ama yine de atmadığım bir sürü şey, sanki üzerimde yük gibi. Niye o yükü taşıyayım! Sadeleşmek istiyorum. Yalnızca giydiğim kıyafetleri görmek istiyorum. Giymediklerimi görmek istemiyorum artık. Veririm birileri faydalanır.
Bir de son günlerde sinirlerim acaip bozuk. Sürekli bağırıp çağırmak istiyorum bazı kişilere. Yapamıyorum ama bu sefer de içimde ediyorum o kavgaları. Tahammül edemiyorum artık bazı şeylere. Kendime hayret ediyorum ama ilk defa bazen kırıp dökmek geliyor içimden etrafımdaki herşeyi. Çok sinirliyim çok…

Pazar Kahvaltısı

Benim sağlık durumumdan dolayı geçen ayın başında gidemediğimiz kuzenlerimize sabah kahvaltısına davetliydik. Hava muhteşemdi, bahçede çimlerin üzerine kurulmuştu kahvaltı masası, ne keyif ne keyif.. Aynen İzmir’in kış günlerindeki güneşli havalarını andırıyordu. Bayıldım doğrusu. Can’ın halleri neşemizi artırdı tabii yine.

Kahvaltı bittiğinde yavaş yavaş masadakileri mutfağa taşımaya başladık. Biz taşırken Can da yardım ediyordu. Birkaç seferden sonra, Nazan abla eline ekmekliği verdi ve “hadi bunu da mutfağa götür” dedi. Bizimki eline verilen ekmekliğe baktı, yavaşça yere bıraktı ve; amaaaan burada dursun nasıl olsa biri götürür!” diyerek milleti yere serdi gülmekten :))
Fotoğraflar bu günden…

Uyku düzeni

Can’ın uyku düzeninden ve benim hallerimden bahsetmek istiyorum. Bizim Can doğduğundan beri ilk ve tek sorunumuz uyku saatleri olmuştur. Üç yaşına iki ay kaldı halen devam ediyor bu sıkıntı. Gerçi bana göre bir sıkıntı ama başka annelere göre olmayabilir. İlk üç ay zaten gaz problemi yüzünden kesintisiz uyuyamıyordu. 2 saat blok uyusa mucize olmuş gibi seviniyordum. Üç ay sonra gaz problemi bittiğinde bu süre de 3-4 saate çıktı ve benim için çok büyük mutluluktu. Ne var ki üç yaşına kadar geceleri hiç uyanmadan uyuduğu günler sayılıdır. Mutlaka uyanır ya bir ya iki kez. Altı aylık olduktan sonra kendi odasında kendi yatağında yatmaya başlaması belki de hataydı diye düşünüyorum. Çünkü uyandığında yanına gidip elini tutardım ve tekrar dalardı. Her anne gibi benim de sinirlerim harap oluyor uykusuz kaldığımda. İlk aylar sadece bu yüzden oturup ağladığım olmuştur. Son bir senedir yaptığımız şey ise, gece veya sabaha karşı uyandığında alıp yanımıza getirmek. Uykuya aynen devam ediyoruz ve sabah geç kalktığımız bile oluyor. Uykusuzluk sorunum bu şekilde çözümlendi. Hem Can’la birlikte uyumanın ve uyanmanın keyfini de yaşıyoruz böylece. Muhteşem birşey. Hiç ama hiç, alışır daha fazla ister, alışır hep ister gibi şeyler düşünmüyorum. Her çocuğun bunu yapacağı belli bir dönemi var zaten, doya doya yaşamak varken niye kendimi kasayım?
Şu anki sorunumuz, akşam uykuya dalış zamanıyla ilgili. Gündüz bir buçuk saat  kadar uyuyor. Akşam ise 11-12den önce uykuya geçmiyor artık. Ben de akşam altı gibi eve geldikten sonra yemek ve oyun faslına vakit ayırıyorum ama saat on gibi artık pilim bitmiş oluyor. Biraz da kendime zaman ayırmak istiyorum. Hadi on buçuğa kadar idare ettim diyelim, o saatten sonra artık Can’a kayıtsız kalmaya başlıyorum. Artık uyku vakti diyorum, seninle oyun oynamayacağım diyorum, eğer uyumak istemezsen kendi kendine oyna diyorum, bırakıyorum ve kendi yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Tabi hemen mızmızlanmaya başlıyor. Zaten babası da götürse ben de götürsem yatakta uykuya geçmesi en az yarım saat. Yani anlayacağınız bir mücadeledir sürüp gidiyor akşam bu zamanlarda.. Böyle yaptığım için kendimi suçlu hissediyorum ama sinirlerim bozuluyor ne yapabilirim.. Bu şekilde ona bir çeşit ceza vermiş oluyorum biliyorum. Ama ben de insanım. Ve bu davranış da doğru değil.. Yine de yapıyorum.. İnsanın yalnızca kendi yapmak istediği şeyi yapması meğer ne lüks birşeymiş…
Sonuç olarak Can’ın sabrımın sınırlarını zorlaması başta hiç hoşuma gitmese de daha sonraları iyi ki yapıyor diyorum. Hayat sınırlarını zorlamadıkça insan yaşadığını hissedemiyor çünkü. Benim düşüncem bu 🙂

Baby Noah

Can’ın Baby Einstein serilerine olan ilgisini yakınlarımız bilirler. Oğlum bu DVD’lerle büyüdü desem yeridir. Bir yaşındaydı ilk tanıştığında. Belki de hayvanlara ve İngilizceye merakı bu yüzden oluştu bilemiyorum. Artık çok basit gelmesine rağmen yine de çok seviyor seğretmeyi. Şu aralar en popüler programı Baby Noah, biz ona gemideki hayvanlar diyoruz. Nuh’un gemisi hikayelerini zaten çok severim, Can da aslanı kaplanı zürafayı görmeyi çok seviyor. Hele orada penguenlerin yarışını seğretmeye bayılıyor! Yarışın başından sonuna kadar anlattırıyor defalarca. Sonra telefonda babanesine ve dedesine kendisi anlatıyor. Kim yarışmış, aşağıda kim duruyormuş, kim bayrak sallamış, bayrağın rengi neymiş, kim kar sıçratmış 🙂

Ayrıca yazın başlayan bir Caillou çılgınlığımız var, Caillou dizileri hiç kıpırdanmadan, göz bile kırpmadan seğrediliyor 🙂 onu da bir ara anlatacağım..

Tam bir oyun çocuğu..

Tam bir oyun çocuğu oldu, her an bir aktivite istiyor..
Sayılara takmış durumda, her oyununun içine sayıları da katıyor. Sabahtan akşama kadar sürekli sayı sayıyor. Bir türkçe bir ingilizce… Zaten oyunlarımızın çoğu sayılar, harfler ve hayvanlardan kuruluyor. Müzikle dans etmek, çok sevdiği sayıların, harflerin ingilizcelerini söylemek, hayvanların ingilizcelerini söylemek, onunla bütün gün bunları yapabilirsiniz. Ankara’nın muhteşem! hayvanat bahçesine gittik geçen gün. Zavallı hayvanlar kafeslerde ve bize uzaktı, ama Can müthiş zevk aldı. Sonraki günlerde hala devam eden bir hayvanat bahçesi hikayesi anlatmaya başladı. Herkese anlatıyor, görmediği hayvanları sayıyor, sonra onları gördüğünü söylüyor, sevdiği kişilerle oraya gidelim diyor (başta sinan ve müjdeyle 🙂
Oğlum sürekli oyun peşinde ama hiç de haylaz olmayan sakin yapısıyla şimdiden belli ediyor büyüdüğünde nasıl biri olacağını 🙂
Asıl kreşe başladığında nasıl bir hal alacağını çok merak ediyorum.