Monthly Archives: Nisan 2011

Okula alıştı, alışmadı, alışacak derken..

Son iki gündür sabah ağlamaları olmuyor, ama surat bozuk tabii 🙂

Saat 2’de beni almaya gel diye defalarca söylüyor okula gidene kadar. Tamam söz veriyorum saat 2’de oradayım diyorum, sen de söz ver beni bekleyeceksin diyorum. Surat asık, mecbur olduğunu biliyor, okula gitmeyeceğim demiyor. Zaten derdi okulla değil, benim orada onunla olmamamla 🙂

İlk haftayı geçtik ben oradaydım çok mutluydu. İkinci hafta 5 gün yani her sabah ağladı. Üçüncü  hafta hastaydı gidemedi. Bugün dördüncü haftanın son günü. İki gündür ağlamayı kesti. Yani toplam 8 gün sabahları ağladı.

Öğlenleri almaya gittiğimde halinden memnun görüyorum. Konuşmalarından öğretmenini sevdiğini anlıyorum. Birkaç ay içinde, koşa koşa isteye isteye okuluna gittiğini görünce epey rahatlayacağım, bir geçiş dönemini de atlatacağız böylece. En zor kısmı bitti galiba.

Artık kabul ediyorum, çocuk büyürken mutlaka travmalar yaşayarak büyüyor. En hafifinden en ağırına kadar çeşitlenebilir ama travmasız bir büyüme yok bu hayatta. Doğaya aykırı. Geldiğimiz yeri unutmamız gerekiyor –ki burada yapmamız gereken işe odaklanabilelim- bunun için de travma denen şeyler yaşanıyor, fiziksel olarak en başta aşılar görev yapıyor. Çocuğu dünyaya – yeryüzüne bağlıyor. Yedikleri de aynı şekilde (proteinler, sebzeler vs.).

Duygusal açıdan ise onu geldiği yerden koparan, ben yapan şey, anneden kopuş büyük oranda. Doğduğunda onu yukarıya bağlayan, onunla birleşik hissetiği anne bir süre sonra ondan kopuyor ve çocuk tek başına kalıyor, bunun ilk zamanları oldukça korkutucu çünkü yalnızlık duygusuyla doluyor. Yalnızlık demek onun için güvensizlik demek. Sonra sonra tek başına bir birey olarak yoluna devam etmeye başladığı zaman kendine güven oluşuyor. Çocuk ilk yıllarında anneye ne kadar doyarsa, sonraki yaşamında içinden doğan özgüven o derece yüksek oluyor. Tabii çoğu anne gibi ben de çocuğumu seveyim derken onu aşırı koruyucu kollayıcı davranıp, kendi olması için fırsat yaratmaktan geri kalabiliyorum.  Kendisi olması demek bir anlamda travmatik bir olay sonuçta. Bu hayatı için çok gerekli olan bir şey. Bu görevi anaokulları çok güzel yapıyor. Her konuda olduğu gibi bu konuda da objektifliğin olabilmesi için duygusallığın olmaması şart. Duyguları geri plana atabilip çocuk gelişimi hakkında objektif davranabilmek -özellikle bir anne için çok zor- ama anaokulları için daha rahat yapılabilen bir şey.

Yeni okuyanlar mutlaka şaşırırlar, yukarısı nedir, geldiği yer neresi, sen nerden biliyorsun falan gibi sorular olabilir.

Ben de hiçbir şey bilmiyorum hatırlamıyorum daha doğrusu, ama geldiğimiz yer hakkında çok güçlü sezgilerim var. Niye geliyoruz nereden geliyoruz ne yapıyoruz nasıl gidiyoruz gibi soruları mütemadiyen düşünen soran konuşan biri olduğum için bu tarz yazmak bana çok doğal geliyor. Araştıralım öğrenelim bütün bu soruların cevapları var hem de bizim anlayabileceğimiz formatta. zaman bu zaman artık…

Doktor Kimdir?

Benim çocukluğumda, insanlar hasta olurlardı doktora giderlerdi doktor teşhis koyar ilaç verirdi, o ilaç alınır ve iyileşilirdi. Şimdiki gibi bir doktorla kalınmayıp ikinci üçüncü doktorlara gidilir miydi? Şimdiki gibi bir doktorun koyduğu teşhisin doğru olmama ihtimali var mıydı o zaman da? Ya ben hatırlamıyorum ya da gerçekten bugünkü gibi değildi bu durumlar.

Artık doktrolara nasıl güvenilmediğini gördükçe hayretler içinde kalıyorum. Özellikle de çocuk doktorlarının söylediklerinin birbiriyle olan tutarsızlığına çok şaşırırdım ilk zamanlarda. Şimdi Can 3 yaşını doldurdu durum çok da farklı değil. Yine bir doktorun dediğini diğeri demiyor! Hem de öyle basit konularda da değil bu çelişkiler. Örneğin bir geniz eti meselemiz vardı bizim. Bir doktora gittik, evet var ameliyat olmalı derken diğer doktor hayır geniz eti yok diyebildi! Bu iki doktor da KBB profesörü üstelik!!

Neyse, asıl yazmak istediğim bu değildi aslında.. Son günlerde yaşadığımız hastalıklardan doktor muayenelerinden sonra bende biriken düşünceleri yazmak istiyorum. Her ailenin kendi değer ve alışkanlıklarına bağlı olarak bir hastalık felsefesi var, yani bazı aileler çok ilaç kullanmayı sevmiyor bazıları ilaç vermeyi seviyorlar, bazıları üstüne başına terlemesine üşümesine aşırı dikkat ediyor bazıları umursamıyor, bazıları çocukları hasta olmadan önce ilaç yüklemesi yapıp hasta olmalarını engellemenin doğru olduğunu düşünüyor bazıları da artık geç kalıncaya dek önlem almıyorlar, bazıları da ortalarda bir yerlerde işte. Ama her ailenin bir düşünce şekli var. Bu düşünce şekline göre tedavi şekilleri de değişmeli diye düşünüyorum. Doktor önce aileyi ve çocuğun yapısını tanıdıktan sonra o çocuğa özel bir tedavi uygulayabilmeli. Dün gittiğimiz doktor, bazı çocukların bazı ilaçlara tepki vermediğini söyledi. Bu ilaçları denememiz ve görmemiz gerekiyormuş. Bunun gibi çocuğa özel olan tedaviler olmalı. Örneğin sudafed bazı çocuklarda huzursuzluk huysuzluk yapıyor bazılarında yapmıyor. Doktorun bunu bilerek hareket etmesi çok önemli. Çünkü ailede o doktora karşı bir güvenin oluşabilmesi için önce doktorun kendilerini anladığını hissetmeleri lazım. Ben karşımdaki doktorun benim bakış açımı bildiğini ve buna göre konuştuğunu görürsem itimadım artar. Gerçekten de artık ihtiyaçlar öyle çeşitli hallerde ortaya çıkıyorlar ki, milyon tane renk tonu gibi herkesin istek ve ihtiyaçları farklılaşmış durumda. Hastalıklar ve bunlara bağlı ihtiyaçlar da aynı şekilde. Aynı hastalığı geçiren iki çocuktan biri bir haftada iyileşirken diğeri iki haftada bile iyileşemiyor. Aynı ortamda bulunan on çocuktan yedisi hastalanıyor ama diğer üçüne nedense bulaşmıyor.

Çocuğun ve ailenin gerçek ihtiyacını görebilmek ve buna uygun tedavi önerebilmek her doktorun yapabileceği bir şey değil. Bunu bilebilmek için sezgilerini kullanan bir doktor, yaptığı işi seven bir doktor ve herşeyden önce insan seven bir doktor olmak gerekiyor. Bir hastanede her yarım saatte bir karşısına çıkan bir kişinin taa ruhunu görebilmek onun nasıl bir insan ve ne tür bir ihtiyaç içinde olan bir insan olduğunu anlayabilmek ve bunu hiç yorulmadan yapabilmek de öyle kolay bir iş değil. Bir noktadan sonra hepimizin işleri gibi bu iş de otomatikleşmiş bir hale bürünebilir. Kabul ediyorum. Karşısına çıkan hastanın gözlerine bile bakmadan -bırakın anlamaya çalışmayı- dinlemeden bile kitaptan öğrendiği şeyi uygulayıp kitaptan öğrendiği reçeteyi yazıp gönderen doktorlar malesef çoğunlukta. Başka her türlü iş dejenere oluyor da, doktorluk saf mı kalacak, hayır doktorluk da dejenerasyondan payını alacak elbette! Sonuçta onlar da insan, yaptıkları hatalar çok pahalıya mal olsada onlar da insan..

Sıradışı Günler

Geçtiğimiz hafta yine sıradışı günler yaşadık, yarın on gün olacak, Can’da ateşlenme ve grip semptomları ardı arkası kesilmemecesine sürüyor, bitirmedik bu hikayeyi henüz.  Yine düzenin bozulması yine gerginlik yine yorgunluk yine uykusuzluk ve endişe hali içinde bugüne kadar geldik.

Bu seferkinin özelliği henüz okulun üçüncü haftası olmasıydı. İlk haftayı saymazsak ikinci haftadaydık ve Can mücadele halindeydi. Okulunu sevdi ama/fakat/malesef oradayken beni de istiyor beyefendi. Hepsi aynı olurlarmış, ‘anne sen de benimle kal’ halleri..

Bu süreç hem beni hem de Can’ı gererken hasta oluverdi. Benim de enerjim tükeniverdi. Ruh halim iyice negatife büründü. Bir de üzerine işim de yoğun mu yoğun.. Sürefor göstermem gereken zamanlar..

3 yaş

Oğlum artık üç yaşını doldurdun ve hatta 3 ay geçti üzerinden. Senin izleyebildiğim hallerinle ilgili yazmak istediğim öyle çok şeyler oluyor ki. Yazmayınca unutulup gidiyor sanki. İleride okuyup gülümsersin 🙂

– Anne kaplumbağalar nasıl ses çıkartır? diye sorduğunda cevap veremedim, “bilemiyorum oğlum kaplumbağa sesi duyduğumu hiç hatırlamıyorum” diyebildim sadece.    :)))

– Geçenlerde bir gün arabada giderken etrafı seğrediyordun, “anne bak ağaçlarda kar var” dedin. Gülümsedim, ne büyük mutluluk insanın oğluyla böyle sohbet etmesi diye düşündüm  “Oğlum onlar kar değil ağaçlar çiçek açmış ilk bahar geldi”   :)))

– Yüz mimiklerimizle, bir mutlu bir üzgün oluyoruz, bu oyunu çok seviyorsun. Beni suratı asık görünce “anne hadi mutlu olalım” diyorsun.

Yeni Bir Başlangıç Yeni Bir Hayat

Oğlum için olduğu kadar annesi için de yepyeni bir başlangıç yaptık.

Can’ın okula başlamasıyla birlikte benim iş saatlerim de değişecek gözüküyor. Son iki buçuk senedir az çok bir düzen oturtmuştuk, ama ah şu düzen bağımlılığı yok mu, yeniden yeni bir düzen kuracak olmak endişeli düşünceleri de zihnime davet ediyor işte..

Bütün geçişleri yumuşak yapmak ilkem olmuştur her zaman. Bu sefer de keskin bir geçiş yapmaktansa, Can’ı yarım gün ana okuluna başlatarak bu aşamayı kademe kademe almaya karar verdim. Bir haftası geçti bile. Çok şükür bunu yapabilmek için işimde esnek imkanlarım var yoksa yapamazdım. Olumlu geri dönüşler alıyorum. Öğlenleri onu almam ve eve getirmem, öğle uykusunu evinde uyuması ve bakıcısıyla oyunlarına devam etmesi Can için çok iyi oluyor.

Okulda ilk günün ilk yarım saati derste benimle olmak istedi. Faaliyete beraber katıldık, herhalde o pembe fiyonk çalışmasını hiç unutmayacağım, heyecanlıydım. Öğretmenimiz, alışkın olduğundan mıdır bilemedim pek aldırış etmiyordu, ne bana ne de Can’a. Belki de diğer çocukların ruh halini stabil tutabilmek için belki de onların da annelerini yanında isteyebilecekleri hissi olmasın diye bunu engelleyebilmek adına yapmıştır. Sonra yanından bir bahaneyle ayrıldım ve sorunsuz oyununa devam etti.

İlk hafta, onunla birlikte sınıfta oturduğum  ilk yarım saat haricinde, ben aşağıda otururken hiç sınıfından dışarı çıkıp beni aramadı. Sınıftaki faaliyetlere katıldı ve öğlen mutlu ayrıldı okulundan. İlk hafta ben hep oradaydım, beni ararsa orada olduğumu bilecekti. Bu arada ben de dışarıdan onu seğrettim ve diğer sınıfları, öğretmenleri gözlemledim. Okul müdürü ile sohbet ettik, önceki birkaç gidişimde olduğundan daha derin sohbetlerdi, detaylara iniyorduk doğal olarak, faaliyetler hakkında, öğretmenler hakkında, eğitim ekolleri hakkında bilgi alışverişi yaptık.

Hale hanım, Can’ın ilk haftasında genellikle beklenmeyen şekilde çok uyum gösterdiğini söyledi. Benim için ise değişik duygular yaşadığım bir hafta oldu. Artık büyümek zorunda olduğunu hissettiğim oğlum tam da büyüyeceği ortamın içine girince onu bütün gönlümle bırakabilmek zor geldi biraz. Biraz duygusallık yaptım. Ya birileri ona vurursa, ya iterse, ya kötü konuşursa, ya öğretmen onunla ilgilenmezse, ya yalnızlık hissederse, ya birşey isteyip de söyleyemezse bir dolu düşünce ve duygular tüm zihnimi sardı.. 

Birilerini yönetmek, özellikle de çocukları yönetme sanatı çok başka birşey..

Bu konuda birkaç söz söylemek istiyorum. Diğer yazımda..

Ana Okulu Başladı

4.Nisan’da Anaokuluna başladın oğlum.
Annen başta olmak üzere tüm akrabalar, arkadaşlar herkes çok heyecanla bekliyordu bugünü.
Bugün ikinci günün akşamı ve bu konuyla ilgili yazacak çok şeyi var annenin..
Bu konu dışında annenin hayatının başka alanlarında da hareketlilik yaşanıyor, onun yazacağı yazılar yine çok birikti anlayacağın…
Haydi Nihan zihnini toparla ve başla…