Monthly Archives: Mayıs 2011

Duygumu ifade etmem zayıflık mı olur?

Birkaç hafta önce Crebro’nun bir yazısını okumuştum. Duygularla ilgili bir yazı yazmış. Yazının adı otomatik gülüş. www.crebro.net ten okuyabilirsiniz. Kısacası farklı kültürlerde duyguları ifade etmenin farklılıklar gösterdiğini anlatıyor. Öncelikle İngilizlerde bunu görüyoruz, sonra Amerikalılar da öyle.

Duygulara hakim olmakla, duyguları baskılamak aynı şey değil. Ama aynı davranış şeklinde gözükebiliyor bazen. Aradaki ince farkı çok dikkat edince anlıyor insan veya karşısındakini daha iyi tanıdıkça anlıyor.

Duygulara hakimiyette bir olgunluk ve hayatı/insanları oldukları haliyle kabulleniş vardır. Herhangi bir olaya herhangi bir tepki veren insana OLGUN yaklaşma vardır. Tepkisel değil. Karşımızdaki insan kendi değer ve inançlarımıza uygun konuşmadığı zaman hemen tepki veririz. Hayır doğru değil, doğru olan benim inancım, bıdı bıdı bıdı.. bu tipik bir duygusal tepkidir. Bu duyguyu bastırdığın zaman tepkisiz kalırsın ama dıştan tepkisin kalırsın, içerde bas bas bağıran bir ses hala vardır ve içerde kaldığı için büyümektedir… işte bence zararlı olan bu. İçinden gelen tepkiyi dışa vuramamak.

Gerçek duygulara hakimiyette içten de dıştan da bir tepki yükselmez. Çünkü onda her insanı her şekliyle kabullenmek vardır, duygu halinin üzerine çıkmış bir kabullenme, insan sevgisinden kaynaklanan bir kabullenme.. Mevlana veya Yunus Emre misali..

Anaokulu Günlüğü..

Nisan başında başlamıştı ama bana daha uzun geliyor! Nasıl alıştık böyle okula biz 🙂

En güzeli de Can’ın tam uyumlu moda geçtiğini görmek oldu benim için. Artık arkadaşları var, anlayacağınız gözlemleme safhasından durumların içine dalış safhasına geçti 🙂 Hatta ve hatta öğretmeninden kendisi ve birkaç oğlan için sınıfta azıyorlar lafını bile duydum 🙂

Haziran’da tam güne geçiyoruz. İki ay yarım gün devam etmesi benim açımdan biraz zor oldu fakat Can’ın yaşadığı değişim yumuşak olmuş oldu, değer mi değer 🙂 Her zaman olur mu olmaz 🙂

Okul benim beceremediğim ortamları oluşturuyor onun için. Kimse yedirmiyor yemeğini, kendisi yemek yemeyi öğreniyor, ancak yemeğin sonunda kalan kısmı için öğretmeni yardımcı oluyor. Kendi kendine oyuncaklarıyla oynama becerisini kazandırıyor. Bir annenin bulunduğu yerde bu mümkün değil. Kendi kendine birşeyler yapması benim konforumu artırıyor ama daha da önemlisi onun ileride kendi kendiyle olmaktan keyif alabilecek bir insan haline gelmesine yardımcı oluyor. Günümüzde bunu yapabilen kişiler Türkiye’de pek yok. Sürekli birileri veya birşeyler tarafından oyalanma isteği içinde insanlar. Bilgisayar oyunlarına bağımlılık niye var örneğin?  Yalnızlık güzeldir diye bir düşüncem yok tabiki. Önemli olan burada insanın tek başına kaldığında bir eksiklik hissetmemesi, kendi kendiyle huzulu kalabilmesi, kafasındaki düşünceleriyle mutlu kalabilmesi. Bunun çocuklukta kazanıldığını sanıyorum.

Sonuçta anaokulu, evdeki krallık ortamından çıkıp her istediğinin her istediği anda olmadığı bir ortamın içine koyuyor çocuğu. İstenecek birşey mi hayır 🙂 çocuk için gerekli birşey mi evet 🙂

Güzel Sözler

“Sevinçli yaşantılar, yazgının armağanlarıdır,
Değerleri şimdiki zamanda anlaşılır.
Oysa acılar, idrak kaynaklarıdır,
Anlamlarını ancak gelecekte kavrayabiliriz.”

Rudolf Steiner

Anneler Günü

Anneler günü için okulda hazırladıkları tshirt 🙂

Önceki günlerde bizlerden Can’ın beyaz bir tshirtünü istiyoruz, üzerinde yazı   olmasın, dediklerinde ne yapacaklarını hiç tahmin edememiştim. 🙂

Anneler günü için bir sürpriz hazırlamışlar, çocuklara da tembih etmişler evdekilere söylemesinler diye 🙂

Cuma günü, okulda annelere bir çay verdiler ve çocuklar yukarıda oynarken biz de annelerle tanışıp sohbet etme imkanı bulduk.

Sonra hazırladıkları hediyeleri aldık.

Can’ın yaptığı bir resim, bu tshirt ve anneler günü için hazırlanan -kağıt ve dallardan hazırlanmış küçük bir ağaç- bu ağaca bağlanan çocukların anneleriyle ilgili söyledikleri sözlerin yazdığı küçük kağıtlar 🙂 her anneye kendi çocuğunun söylediği sözlerin olduğu kurdeleli kağıdı ağacın dalından koparıp verdiler 🙂 hoştu.

Ama en güzeli işte fotoğrafta gördüğünüz tshirt idi.

Gördüğünüz gibi tersi giyilmiş bir lacoste tshirt 🙂 Ön tarafında anneler günün kutlu olsun yazıyor. Arka tarafında ise kendisinin şahsen seçmiş olduğu renk ile iki küçücük elin izi 🙂

Neden bu rengi seçtin diye sorduğumda, annem en çok moru sevdiği için dedi 🙂

Bu olay onu o kadar etkilemişti ki, kendi yaptığı kısmı görmek için ters giydi, ona göre ön tarafı el izi olan kısımdı tabiiki!

Bütün gün böyle dolaştı, ananesine babanesine dedelerine gösterdi, nasıl yaptıklarını elleriyle gösterdi, diğer çocukların hangi renklerde yaptıklarını anlattı.

Müthişti 🙂

Anaokulu hayatının ilk anneler gününde böyle birşeylerin olması güzel bir hatıra oldu bana.

Bizim evde anneler günü, sevgililer günü, babalar günü vs. kutlanmıyor. Ortak bir karar ile. Anlamı yok edilmiş içi boşaltılmış ekonominin büyümesine katkıdan başka (ki faydası tartışılır ne büyüyor neden büyüyor!!) hiçbir etkinin olmadığı bir takım özel günlere hayır diyoruz. Biz bu oyuna gelmeyeceğiz. O günlerde bir hediye almak veya özel bir yemeğe çıkmak bile içimizden gelmiyor. Kendi aile hayatımızda özel bir durum yaşandığında içimizden gelip bir hediye alıyoruz, o hediyeye bize özgü unutulmayacak bir anlam yüklenmiş oluyor. Artık doğumgünlerinin bile anlamı azalıyor benim için. Can sürekli doğumgünü yapalım, mum üfleyelim, herkesi çağıralım, parti yapalım diyor, her misafir geldiğinde ona bir pasta üfletiyoruz o da doğumgünü yaşıyor 🙂