Monthly Archives: Haziran 2011

Kendini Tanıma

İnsanın kendini tanıma yolculuğu hiç bitmiyor.

Hayatın her döneminde birşeyler sizi kendinize dönüp bakmaya mecbur etmiştir. Bu niye böyle oldu? Ben nerede hata yaptım? Ben niçin bu hatayı yaptım? İnsanlar niye kalbimi kırıyor? İnsanlar niye beni sevmiyorlar? İnsanlar niye bana değer vermiyorlar? diye uzar gider.

Hayatı sorgulamak çok güzel birşey.

Hayatta kendimizi koyduğumuz yeri bilmek, hayatın neresinde durduğumuzu bilmek çok güzel birşey. Hayatın benim için anlamı nedir? sorusunu sormak çok güzel birşey.

Gelen cevaplar zaman zaman umutsuzluğa savursa da insanı, sonrasında barışmak çok güzel birşey.

Barışık olduğum dönemlerimin giderek arttığını görmek de çok güzel bir şey.

Barışık olmadığım bir hayatı yaşamak ne zor olurdu..

İnsanın onu o kişi yapan değerleri farketmesi için, hayatın onun için ne anlam taşıdığını farketmesi için kendisiyle ilgili ve hayatıyla ilgili sorgulama yapması gerekiyor. Bunun adına kendini bilme çalışması demişiz senelerdir..
Adı ne olursa olsun,
bu işi kolay ve az acılı bir biçimde yapabiliriz (çeşitli öğrenme sistemleri buna izin veriyor)
veya
hayat bunu yapmaya zorladığı zaman
olaylar içinde savrularak
mecburen yapabiliriz.

Seçim bizim 🙂

Hayaller ve Gerçekler

Kabul edemediğimi kabul ediyorum 🙂 bir türlü beceremediğimi 🙂

Ama artık yeter. Artık biliyorum.

Hayal kuruyormuşum 🙂 Bebek doğdu, lohusa psikolojisi dibine kadar yaşandı, 40 gün geçince rahatlayacaksın dedim kendi kendime, hayallerim böyle başladı 🙂
Daha sonra şu 3 ay bir geçsin, gaz sancıları kesilecek, uyku düzeni oturacak, herşey yoluna girecek dedim, ve hayallerim böyle devam etti 🙂
Daha sonra şu 6 ay bir geçsin, katı gıdaya geçtiğimizde dışarıya daha rahat çıkabileceğim, anneme daha uzun sürelerle bırakabileceğim, işime yoğunlaşabileceğim dedim, hayallerim yine böyle devam etti 🙂
Daha sonra şu 1 sene bir geçsin, emzirmeyi bırakınca gece uyanmaları bitecek dedim kendi kendime, hayallerim böyle devam etti 🙂 ne emzirme bırakılabildi ne gece uykuları düzeldi..
Daha sonra bir konuşmaya başlasın, derdini anlatabildiği zaman çok rahat edeceğim dedim kendi kendime ve hayallerim bööyle devam etti 🙂
En son 3 yaşında, okula başladığı zaman işime daha uzun süre gidebileceğimi, daha çok kendime zaman ayırabileceğimi hayal etmiştim, şu an itibariyle bunun da bir hayal olduğunu anlamış vaziyetteyim ve bir farkındalığa ve ardından da anlayışa ulaşmanın yorgunluğu ve aynı zamanda rahatlığını da yaşıyorum. :)))

Bu hiç bir zaman bitmeyecek, her dönem değişik olacak ama hiçbir zaman bitmeyecek bir olaydır arkadaşlar 🙂
Siz aradığınız sürece hayatınızın her döneminde sizi istediklerinizi yapmaktan alıkoyacak bir şey bulabilirsiniz. Bunu bir çocukla da sınırlamamak lazım.
Olay bizim kafamızda arkadaşlar, zihnimizde oluşturduğumuz kalıplarda..

Hayat hiç bir zaman bize bizim istediğimiz tembellikte ve zevkte olayları karşımıza çıkarmıyor. Bu hayatın bir dengesini kurabilmek için, her ikisini de yoğun olarak yaşamak durumundayız. Eğer biz uykusuzluğun ne demek olduğunu bilemezsek, uyumanın keyfini yeterince çıkartabilir miyiz? Uykunun değerini, yeni doğmuş bir bebeği olan annelere sormak lazım öyle değil mi?
Yani bir parça mutsuzluk olacak ki, mutluluğun farkına varabilelim.

Ayrıca düzene o kadar bağımlıyız ki, (bilinçaltına otomatik pilota atalım ki yaparken kafamızı çalıştırmak zorunda kalmayalım!) en ufak bir sıra dışı durum bizi sinirlendirmeye yetiyor. Çünkü düzensizliğe adapte olmak çok zor bizim için. Çok zor geliyor. Oysa HAYAT KAOTİK işliyor. Yani bildiğimiz düzende işlemiyor. HAYATIN DÜZENSİZ YAPISINA NE KADAR ADAPTE OLABİLİRSEK o kadar başarı oranımız artıyor.

Ve biz başardıkça motivasyonumuz da artıyor, hayatı yaşama sevincimiz artıyor, pekiştirici döngü başlamış oluyor.

Düzensizlik kötü değildir, düzensizlik bizi hareket geçiren güçtür,
ve bir çocuk bir insanın hayatında karşısına çıkabilecek en güzel düzensizlik’tir. Onu hem hayata bağlayan, hem yaşadığını sonuna kadar hissettiren, bütün düzenini alt üst ederek, onu yukarılara çekmeye çalışan bir varlıktır.
Yetişkin için çok zor, inanılmaz isyan ettirici bir durum olmakla birlikte, son derece geliştirici bir durum olduğunu da anlayabiliyorum.

Neyse, başta söylemek istediğimden biraz saptım fakat, yetişkindeki bu düzen bağımlılığı, bizi isyan ettiriyor. Ama ne ilginçtir ki, bu düzene olan bağımlılığımız hiç bitmiyor. Hep bir ümit besliyoruz bir gün gelse de herşey düzene girse de ben rahatlasam…

Ama o gün hiç gelmiyor. Ve herkesin söylediği gibi, çocuk büyüdükçe sorunları da büyüyor.

Dolayısıyla, aradığım rahatlığın hiçbir zaman gelmeyeceğini kabul ediyorum. Bunu bilerek yapmak istediklerimi mevcut koşullarda yapmam gerektiğini anlıyorum. Yapmak istediklerimi bundan sonra ertelemeyeceğim.

E r t e l e m e y e c e ğ i m …

Kurtuluş

Doğanızı yadsırsanız

o yadsımanın derinden bağımlısı olursunuz.

Olanı, kendi hakikati içinde kabullendiğinizde

kurtulursunuz.

Kişi reddederek kurtulmaz.

Kişi severek kurtulur.

(Pat Rodegast ve Judith Stanton, Emmanuel’in Kitabı, Meta Yayınları.)

 

Çocukla Birlikte Büyümek nasıl olur?

Naomi Aldort’un kitabında gördüğüm en büyük farklılık, onun “kendini bilmek” üzerine de yazmış olması. Kitabın konusu çocuk yetiştirmek ama çocuğu yetiştiren kişinin kendisini tanıması gerektiğini keşfetmiş. ÖNCE Kendisini Tanıması gerektiğini… buna böylesine değinen başka kitaplar görmedim. Devamlı annenin kendi çocukluğunda yaşamış olduğu acılardan, kırgınlıklardan bahsediyor, bunları tamir etmeden bir çocuğu sağlıklı bir şekilde yetiştiremeyeceğini söylüyor, ki MÜTHİŞ bir KEŞİF, tam olarak olayın ÖZ’üne dokunmuş..

” Kendimizi bırakıp çocuklarımızı koşulsuz sevmemizin önündeki tek engel, acılarımız ve korkularımızdır.”

“Kendi değerlerinin farkında olmayan ebeveynler kendilerinden de emin olamazlar.”

“Ebeveynlik kendinizi tatmin etmekten, başkalarının tatminleriyle mutlu olmaya doğru büyük bir adım atmayı gerektirir.”

“Sahip olduğunuz değere güvenmek ve sevgi görme endişesi duymamak, çocuğunuzu severken sizi özgürleştirir ve onun hayatına yaptığınız katkılardan keyif almanızı sağlar.”

“Çocuğunuza bağlılığınız, sizin korkularınızdan daha güçlüyse, sınırlarınızı aşabilirsiniz ve çocuğunuz da gelişebilir.”

Zaman meselesi…

Bu yazıyı hep yazmak istiyordum ama bir türlü cesaret edip başlayamıyordum.

Zamanı algılayış şeklimizin hayatımızın genel yapısına çok etki ettiğine inanıyorum. Yani ne yaşadığımıza ve nasıl yaşadığımıza çok büyük bir etken. O kadar kapsayıcı bir enerji ki, hava gibi, içinde yüzdüğümüz nefes aldığımız bir okyanus gibi.. Yapısını da hep bir titreşim boyutu olarak hayal ediyorum. Bir şeye benzetmeliyim ki anlamaya çalışabileyim..

Bu titreşim boyutunu da bir radyo frekansına benzetirsem, diyelim ki, 123,5 veya 99,5 frekanslarında titreşen zamanlar var, farklı dünyaların farklı zaman dilimleri veya aynı dünyadaki farklı dönemlerin farklı zaman dilimleri bu şekilde farklı titreşimlerde yaşanıyor. Aynen bir kişinin hayatında da farklı dönemlerde farklı zaman titreşimleri var. Çocukluğunda başka, gençliğinde başka, yaşlılığında başka…

Bu konuyu niye kafama taktım çünkü bir çocuk yetiştiriyorum. Daha doğrusu bir çocuk benim gözlerimin önünde büyüyor ve ben onun zamanı algılayışıyla benimkinin ne kadar da farklı olduğunu bizzat yaşayarak görebiliyorum. Benim zamanım onunkine göre daha kaba yani titreşimi daha az gibi. Hani bazen çok mutluyken veya heyecanlıyken bir saat beş dakika gibi geçer ya..hani bazen de çok önemli bir sınava hazırlanırken bir ay beş ay gibi uzun gelir ya insana, zamanı algılayışımızı ruh hallerimiz de belirliyor.. bir çocuk da çocuk olmasından dolayı zamanı bir yetişkin gibi algılamıyor. Onun için hadi yapalım demek o anda hemen olması demek o anda olması.. çocuk için yarın, dün, biraz sonra, beş dakika önce, çok az kaldı, daha çok var, yaz gelecek, kış geçecek vesaire vesaire yok… o anda olmuyorsa hiçbir anda olmuyor demektir, yaygarasının sebebi bu.. anne gidiyorsa ona bir daha hiç gelmeyecek gibi geliyor, yarın veya akşam veya iki gün sonra diye bir kavramı yok ki gelecek dendiği zaman anlayabilsin.. bir çocuğun bir yetişkin gibi zamanı algılayabilmesi için seneler geçmesi gerekiyor. bebeklik dönemlerimizi hatırlayamamamız da bununla alakalı olabilir mi? belki..  çocukların yetişkinleri bunalttığı en temel noktada çocuğun zamanla ilgili boyutunun yetişkininkiyle aynı olmaması durumu var. Her istediği şeyi istediği anda yapmak istemesi çocuk için o kadar doğal ki, başka bir seçenek bilmiyor, hissetmiyor çünkü.. 99.5 da çalan bir şarkıyı dinleyebilmek için içimizdeki radyonun frekansını 99.5’a ayarlamamız gerekiyor. Keşke o kadar kolay olabilseydi. O zaman çocuğumun korkularını, telaşlarını daha iyi anlayabilirdim. Adapte olmaya nasıl çabaladığını ama kolay olmadığını anlayabilirdim. Benim için de hiç kolay değil ki, düşünsenize bir şey yapıyor kızıveriyorum, kızgınlığımın geçeceğini bilmesini ve kızdığım halde onu çok sevdiğimi bilmesini istiyorum, ama o bunu algılayabilecek zaman boyutunda yaşamıyor. O kendisine kızıldığında tüm varlığıyla o kırgınlığı hissediyor hep öyle olacakmış gibi, bitip yerine başka ruh hallerinin geleceğini o anda düşünemiyor, annem bana kızdı ama bana değil davranışıma kızdı ve geçecek diyemiyor, yalnızca üzülüyor.  Çocuğu onaylama bu yüzden de çok önemli, sevildiğini hissetmesi…

Yeni Çocuk Yeni Anne!

Tam da çocuğuma karşı nasıl değiştiğimi düşünürken, pişman olduğum sözler, davranışlar artmışken, oğlumun azgınlığını dizginlemek için ne yapabileceğimi bilemez bir halde sinirlerim gergin bir biçimde akşamlarımı geçiriyorken ve herşeyden önemlisi

ve tam da çocuk büyütmekle ilgili inandığım ilkelere inancımı kaybetmeye başlamışken !

imdadıma Naomi Aldort’un kitabı yetişti!

“Çocuğunuzla Birlikte Büyükmek”

Herşeyin üstüste geldiği anlar olur ya, işte YİNE neye uğradığımı şaşırdığım bir dönemdeyken, sabrımın sınırlarını zorlayan minik oğluma karşı gerildiğim anlar çoğalmaya başlamıştı. Hem onun hastalığıyla uğraşmak, hem annem, hem işim, hem kendim bu sefer çok fazla geldiler hepsi üzerime! Can değişti, değişti ama bu değişimi bütün annelerin de yaşadığını hatırladım bu kitapla birlikte, belli bir dönemden sonra annelerin çoğunluğunun çocuklarına -bebekliklerinde gösterdikleri sabır ve onaylamayı- başaramadıklarını hatırlattı bu kitap. Ben de sadece ben miyim değişen anne! diye kendimi kasıyordum!

İnanılmaz pozitif inanılmaz sevgi dolu aynı A.S.NEILL gibi. Sonsuz onaylama ve sonsuz sevgi odaklı, çocuğu yönetmek çocuğu kontrol altına almak amaçlı geçmiş nesillerin katı yöntemlerinden çok uzak bir yaklaşım.

Ben de EBRU gibi alıntılar yapacağım bu kitaptan, işte bir tanesi:

” Pişmanlık duyduğumuz davranışları ve sözleri kabullenmek isteriz, ama “Seni kırdığım için üzgünüm” dediğimizde, çocuğun duygularının sorumluluğunu da üstleniriz. Yaptığımız şeyden pişmanlık duysak ve incitici olduğunu fark etsek bile, çocuğa kendi duygularını hissetme hakkını vermeliyiz. Ayrıca, hissettiklerine bizim neden olduğumuzu söylediğimizde, onun tepkilerini kontrol edemeyen zayıf biri olduğunu ima etmiş oluruz. Böylece kendisini kurban olarak görmeyi ve duygularından dolayı başkalarını suçlamayı öğrenir.”

“Kendi duygularının sahibi olduğunu kabul ettiğinizi ona gösterirseniz, duygusal açıdan daha kolay iyileşebilir, tepkileriyle ilgili daha fazla tercih imkanı olur ve tepkilerini daha fazla kontrol edebilir. Çocuğunuzun duygularını şekillendirmekten kaçının, bırakın tepkilerini kendisi oluştursun.”