Monthly Archives: Haziran 2012

“Akışa Bırakmak” doğru anlaşılması gereken bir kavramdır

Bu ifadeyi sık sık kullanırım.

Ama yanlış anlaşmaya sebebiyet verebileceğini hiç düşünmemiştim. Son zamanlarda anlıyorum evet benim kastettiğim manada algılanmıyormuş bazen…

Dolayısıyla neyi kastediyorum anlatmak istiyorum.

Zira ruhçuluk ve ruhsal bakış açısını da kısmen aktarmış olacağım bu şekilde,

Bir şeyi akışa bırakmak, ne geleceğini bilmesen bile o gelecek şeyin senin için en hayırlısı olduğunu bilmekle olur.

İnanmak demiyorum, bilmek diyorum.

Çocuk yetiştirirken de aynı mesele aslında:

bazı anneler -ki hiç doğru bulmuyorum- çocuğun başında bıdı bıdı bebekliğinden itibaren bir eğitme peşinde, bir şekillendirme peşinde çocuğun üzerinde çalışır dururlar. Onlara göre annelik budur. Çocuğu kendi kafasındaki doğru insan modeline girmesi için beynini yıkamak. Çünkü o çocuk bomboştur ve doldurulması gerekir, doğru değerlerle doldurulması için beynini sürekli konuşarak yıkamak gerekir. Bu anneler hiçbir şeyi akışa bırakmayan annelerdir. Akışa bırakmak “saldım çayıra mevlam kayıra” demektir onlar için… Ancak sorumsuz anneler bunu yaparlar onlara göre. … Gerçekten samimidirler. Beyin yıkamak diyorum fakat bu bana göre öyle tabii. Bu anneler daha ötesi hakkında bir düşünüşe sahip olmadıkları için ellerinden gelen en iyi anne olma yöntemini uygularlar çaresiz..

Gerçek manada “akışa bırakabilmek”, “saldım çayıra mevlam kayıra” kavramıyla uzaktan yakından alakası olmayan bir kavramdır.

Oradaki “mevlam kayıra” kısmında kişi kendindeki gücü yadsımış ve çocuğunu koruma görevini yukarıya devretmiştir.

Bazılarına göre akışa bırakmak kadere boyun eğmek gibi bir manaya da gelebilir, burada da insanın kendisinin müdahale edemediği bir kaderinin olduğu ve kendisi ne yaparsa yapsın bu kaderi yaşayacağı manası çıkar. Ki bence kesinlikle doğru bir yol değildir. Kadercilik insanı çaba sarfetmekten alıkoyan bir felsefe. Herşey benim için önceden belliyse ben niçin hareket edeyim ki? Zaten üstün bir güç beni yönetiyor yönlendiriyor, bir robot gibi yaşıyorum” diyor insan..? gerçekten bu böyle mi ?

Bir grup insan da bunun tam tersi şekilde yaşamakta, onlar da hayattaki her şeyi kontrol edebilmek için deli gibi çaba sarfetmekte, karşılarına çıkacak olan olayları önceden bilmek için tüm hayatı programlamaktalar. Bu kişiler sürprizlerle karşılaştıklarında anksiyete veya depresyona giriyorlar çünkü kendilerini o anda çok güvensiz hissediyorlar sanırım. Bunlar da  kendilerinin göremediği somut olmayan hiçbir güce inanmıyorlar, kendi varlıklarının göremedikleri taraflarını bile reddediyorlar..

İşte yine karşımıza iki kutup çıktı.. İki taraf da ne kadar uçlardaysa kendilerini ortaya -dengeye- getirecek olaylarla karşılaşıyorlar. Dengeyi koruyabildiğimiz noktalarda daha huzurlu bir ruh haline kavuşuluyor.

Aslında ben akışa bırakma’nın manasıyla ilgili konuşmak istiyordum, laf nereye geldi..

Aslında içi o kadar dolu bir kavram ki.. nereden alsanız bir dünya düşünce geliyor aklıma..

Sezgileri ön planda tutarak yaşamakla ilgili bir örnek vereceğim. Geçen sene Tamer Dövücü’nün ODM kursuna gitmiştim. Ta 2004 yılında gittiğim NLP kurslarından sonra onu ilk görüşümdü bu. Aradan yıllar geçmişti ve tabiki öncekiyle şimdikini kıyaslama hali oldu. Bu sefer Tamer Dövücü’yü bir başka şekilde dinler buldum kendimi. 2004’teki kursta, anlattıklarını deli gibi not alıyor ve onu dinlerken aynı zamanda modellemeye çalışıyordum. Yani onu bir çeşit kopyalamaya çalışıyordum, yaptıklarını yapmaya çalıştım. Anlattıklarını ezberleyip uygulamaya çalıştım. Nasıl yaptığını bilmeye çalıştım. Çaba sarfettim. Çok çaba sarfettim. Kendimi değiştirmeye kendi üzerimde çalışmaya çok çaba sarfettim.

Geçen sene ise, ilk derste onu izlerken, onda ne değişmiş diye bakarken, anlattıklarına karşı daha farklı durduğumu farkettim. Bunu diğer insanların söyleyip sordukları bana farkettirdi aslında. İnsanlar onun gibi olabilmek için soru soruyordu. Onun bildiklerini bilmek için soru soruyordu. Bu bana o anda o kadar anlamsız geldi ki… Bense onu birşeyi anlatırken veya bir uygulama yaptırırken taa içinde ona bunu yaptıran mekanizmayı çözmeye çalışırken bulmuştum kendimi. O bunu sezgileriyle yapıyordu bunu keşfetmiştim.. Bu sezgileri algılamaya çalıştım. Bu çok farklı bir öğrenme şekliydi benim için. Taa içerdeki o şeyi hissettim. Dışarı çıkarmış halini kopyalamaya çalışmadım. Ona o bilgiyi verdiren o davranışı yaptıran ta içerdeki asıl hali algılamaya çalıştım. O anda o bir yöntemi uygulamıyor veya bir bilgiyi uygulamıyordu, o kendi oluyordu, yani taa içindeki bir şeyi harekete geçiriyor ve yalnızca biliyordu.

Ben bu kursta kendimi ve öğrenmeyi daha çok akışa bırakabilmiştim…

Bu, bana bilgiyi en öz halinde hissedebilme şansı verdi. Şekile değil öze odaklanmamı sağladı.

Akışa bırakabilmek iman ister..

İnsan denen varlıkların hiçbirisinin zerre kadar hareketinin tesadüf olmadığını bilirsin. İnsan denen varlıkların yaşadıkları her anın bir amacı olduğunu bilirsin. Her anın her sanisenin..

ve senin o amacı her zaman idrak edemeyebileceğine iman etmektir..

Akışa bırakmak, olmuş olan şeyler hakkında kızgınlık duymamaktır. Ne kendi yaptıklarımız için ne de başkalarının yaptıkları için. Olup bitmiş herhangi bir şey için duygusal olarak kendini yormamaktır. O şekilde olduysa bu biz onu o şekilde istediğimiz için olmuştur diyebilmektir. İhtiyacımız buymuş diyebilmektir. AMA bu kesinlikle yaşanmamış olayları sanki yaşanmış gibi kabullenmek anlamına GELMEZ. Şu andan sonrasını her an kendinin şekillendirdiğini bilmektir.

Çaba göstermemek de akışa bırakmak ile ilişkilendirilebilir ama bu çabasızlık pasif değil aktif birşey. Hareketsiz kalmak (fiziksel ve zihinsel) değil tam tersine bilinçli bir hareketlilik gibi. Bu çabasızlık SONUCUNA bağımlı olmadığın bir fiili yapmak gibi. Genellikle bir şeye ulaşmak için gösterdiğimiz çabalar o sonuca bağımlı yapar bizi. Yani özdeşleşiriz o amaçla. Yolda kullandığımız bir araçtır halbuki vardığımızda durdurup ineceğimiz.. ama kendimizi artık o araba zannederiz. Akışta ilerlemek, amacın için çalışırken sonucuna iman etmektir daha yaşanmadan…

Akışa bırakabilmek en sonunda, bu oyunda senaryoyu yazanın da yönetenin de oynayanın da kendin olduğunu idrak etmektir. ..

“Sorumluluk almanın hem de tüm hayatının sorumluluğunu artık üstlenmenin zamanıdır” demek ve bu şekilde yaşayabilmektir akışa bırakabilmek..

Kavramlara farklı bakabilmek isteyenler için birkaç ufak bakış açısı …

Zihinsel ve Bedensel İyileşmenin ŞAŞIRTICI YOLU

Zihinsel ve Bedensel İyileşmenin Şaşırtıcı Yolu

Dr. Ercan Zeydan ERİŞ

Modern tıbbın, mucizevi olanaklarını insanlara sürekli yeni belgelerle sergilediği bu dönemde, bilimsel tıbbın yöntemlerinden çok, Doğal Tedavi Bilgilerine ve Homeopatik Tedavilere güvenenlerin sayısı hızla artmaktadır. Thorwald Dethlefsen ‘’ Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur’’ kitabında bunun altını çizerken, hastalığı, insanın çözülmemiş problemlerinin bir kanıtı olarak görmekte ve hastalığın felsefesini anlatmaktadır.

Hasta ve Sağlıklı Olan Bedenin Kendisi midir?

Tıp, bugüne kadar hep etkili ve işlevsel olmaya odaklanmıştır. Oysa çözüm işlevsel değişikliklerde değildir. Tıbbı eleştirenler ve alternatif tıbbı savunanlar da hala bütün enerjilerini sadece yöntemlerde yapılabilecek değişikliklere harcamakta, hastalığı engellemeyi denemekte ve bu şekilde sağlıklı yaşama kavuşmaktan söz etmektedirler.

Felsefeleri tıp ile aynıdır, sadece yöntemleri daha doğaldır. Homeopati bu konuda bir istisnadır. Hastalık ve belirtilerini tanımlayabilmek için şekil ve içerik kavramları üzerinde durmak gerekir. Şekil görülebilen, içerik görülemeyendir. İçerik kendini şekilde ifade eder ve böylece şekil anlam kazanır. İnsana baktığımızda bilinç içeriktir ve beden de şekil; dolayısıyla bilinç ve bilinçteki tüm değişimlerin gerçekleşme alanı bedendir. Bugün kullanıldığı gibi, hastalığı bedenin bir bölümü ile ilişkilendirmek doğru değildir. Çünkü hasta veya sağlıklı olan bedenin kendisi değildir; beden, sadece bilincin kendisine gönderdiği birtakım bilgileri ifade etmeye yarar. Ölü bir insana baktığımızda, bedenin kendiliğinden hiçbir şey yapmadığını görmek mümkündür. Canlı bir beden, tüm yaşamsal işlevlerini, bilinç(ruh) ve yaşam (can- Homeopati’de yaşam enerjisi olarak geçer) denilen, maddesel olmayan iki kavrama borçludur. Sağlık farklı bedensel işlevlerin bir arada, belli bir uyum içinde yürümesi demektir. Uyum bozulursa hastalık oluşur.

Bilincimizde bilgi boyutunda oluşan uyumsuzluk, bedende kendini hastalık belirtileri olarak gösterir. Bu nedenle bedenin hasta olduğunu söylemek doğru değildir. Bedenimiz bilinç olmadan yaşayamayacağı gibi, bilinç olmadan hasta da olmaz. Bu nedenle somatik, psikosomatik yani sadece bedensel veya sadece ruhsal hastalık ayırımları doğru değildir. Bedensel/ruhsal ayırım belirtilerin çıktığı alanı tanımlamak için kullanılabilir ancak bu ayırımın hastalığın önlenmesinde hiçbir katkısı yoktur.

Aslında Birer Uyarı Lambası Olan Hastalık Belirtilerinin Dilinden Anlıyor muyuz?

Bedende ortaya çıkan bir belirtinin amacı ilgimizi, dikkatimizi, enerjimizi o noktaya çekmek ve soru sormamızı sağlamaktır. Her belirti bizi, istediklerimize ve istemediklerimize dikkat etmeye zorlar. Belirtiler, arabamızdaki uyarı lambaları gibidir. Belirtiler görünür olmayan bir sürecin, görülebilir ifadesidir. Belirtilerin amacı, sinyal vererek o ana dek gittiğimiz yolda bizi durdurarak, bir şeylerin yolunda gitmediğini göstererek sorular sormamızı sağlamaktır.

Özetle, hastalık, kişinin bilincinde bir şeyin yolunda gitmediğini, dolayısıyla uyumun kaybolduğunu işaret eden bir durumdur. Bu iç dengenin kaybedilmesi kendini bedende bir hastalık belirtisi olarak gösterir. Yaşamın akışını böler ve bizi belirtiye dikkat göstermeye zorlar. Hastalık ve belirtileri arasındaki farkı anlayan bir insanın, hastalığa karşı tutumu ve hastalıkla olan ilişkisi birdenbire değişir. Artık, kişi, belirtileri savaşması gereken bir düşman olarak görmez; belirtilerde, kendinde eksik olanı bulmasına ve gerçek hastalığını görüp atlatmasına yardımcı olabilecek bir dostu keşfeder. Belirtilerin tek bir amacı vardır: Kendimizi iyileştirmemizi sağlamak. Bunun için de belirtilerin dilinden anlamamız şarttır. İşte bu kitabın esas amacı, çok eski zamanlardan beri var olan bu dili yeniden öğrenmemizdir.

Yaşamın Olağanüstü Dengesi

Bir kutup zıt kutpunun var oluşu sayesinde yaşar. Nasıl ki nefes almak ancak nefes vermekle mümkün, iyi de ancak kötü varsa, sağlık da ancak hastalık varsa var olabilir. Hepimiz kutuplaşmış bir bilince sahibiz. Bu bilinç sayesinde dünyamız bize kutupsal görünür. Aslında kutupsal olanın dünyamız değil, dünyayı algılamamızı sağlayan bilincimiz olduğunu anlamak önemlidir. Kutuplaşmanın arkasında ‘’birlik’’ vardır. Birlik kutuplaşmanın kutuplaşmasıdır. Birliği sözle ifade etmek veya düşünceyle analiz etmek mümkün değildir. Birlik, içinde zıt kutupların henüz ayrışmamış halde var olduğu ‘’bir’’dir. Zamansız, mekansız, sınırsızdır. Bölünmüş bilincimizle baktığımızda birlik ‘’hiçlik’’ gibi görünür.
Kutuplaşmış bilincimizle her şeyi zıt kutuplara ayırırız. Burada önemli olan nokta bir kutbu yok edersek, diğerinin de yok olacağı gerçeğidir. Örneğin, nefes alma, zıt kutbu nefes verme olmaksızın varlığını sürdüremez. İki zıt kutbun birbirine tamamen bağımlı olması, her kutuplaşmanın arkasında bir birlik olduğunu gösterir. Ancak insan, bilinciyle kutupları eşzamanlı göremediği için, bu birliği tanıyamaz ve algılayamaz. Her gerçekliği iki ayrı kutba ayrıştırmak ve bunları arka arkaya, sırayla seyretmek zorunda kalırız.
Kutuplaşma, sadece yüzeysel bakanlara, karşılıklı birbirini dışlayan zıtlıklar olarak görünür. Daha yakından bakabilenler ise, kutupların birlikte bir bütün oluşturduğunu ve varlıklarının birbirine bağımlı olduğunu görürler. Kutuplaşma, bir tarafında giriş, diğer tarafında çıkış yazısı asılı bir kapı gibidir. Tek ve aynı kapı. Kapıya hangi taraftan yaklaşırsak, o taraftaki görüntüsünü fark ederiz. İşte ‘’birliği farklı görüntülere ayırıp, sonra ancak sırayla bunları gözlemleyebildiğimiz’’ gerçeğinden ZAMAN ortaya çıkar. Kutuplaşmanın arkasında birlik, zamanın arkasında da sonsuzluk vardır. Metafizik anlamda sonsuzluk zamansızlık demektir ( Uzun ve hiç bitmeyen bir zaman süreci değil).

Bilincimizin kutuplaşması bize sürekli olarak iki farklı davranış seçeneği sunar ve karar vermeye zorlar. Doğru ve akıllıca kararlar vermek için kendi değerlendirme ölçülerimizi oluştururuz. Neyin iyi neyin doğru olduğuna dair herkesin ölçüsünün aynı olmaması can sıkıcı noktadır. Milyonlarca doğru!! Milyonlarca iyi!! Bu açmazdan bizi çıkartacak olan nokta; dünya var olması gereken ve bu nedenle doğru ve iyi olanla, var olmaması gereken ve bu nedenle savaşılıp yok edilmesi zorunlu olan şeklinde ikiye bölünemez. Çözüm üçüncü bir noktadan bakmaktır. Bu noktadan bakıldığında tüm seçenekler, olasılıklar ve zıtlıklar aynı derecede iyi ve doğru, dolayısıyla aynı derecede kötü ve yanlıştır.

Hastalık ve iyileşme kavramı kutuplaşma ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Hastalık kutuplaşmadır, iyileşme kutuplaşmayı yenmektir. Daha önce söylendiği gibi, bir kutup zıt kutbunun var oluşu sayesinde yaşar ve tek başına var olması olanaksızdır. Nasıl ki nefes almak ancak nefes vermekle mümkün, iyi de ancak kötü varsa, sağlık da ancak hastalık varsa var olabilir. Buna rağmen insanlar daima tek kutba sahip olmak isterler ve buna zıt olan diğer kutupla savaşmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Bir kutbu dünyadan yok ederken onun zıt kutbunu korumanın olanaksız olduğunu anlamamız çok önemlidir. İnsan, sağlığını istemekte ama hastalıkla savaşmaktadır. Bir kutbu tek taraftan beslemeye çalışsak bile, onun karşı kutbu da eşit miktarda büyüyüp, gelişecektir. Modern tıpta sağlık uğruna hep daha fazla çaba harcanmakta, buna rağmen öbür tarafta hastalıklar da eşit miktarda artmaktadır. Hastalıklarla savaşmak ile hastalıkları dönüştürmek arasındaki fark burada yatar. İyileşme yendiğimiz bir hastalık belirtisi ile olmaz. İyileşme, kişinin tam ve bütünleşmiş bir hale dönüşmesidir. Birliğe yakınlaşma anlamına gelir. Birlik ise ancak zıt kutupların birleşmesiyle mümkündür. Kutuplaşmayı aşmak için beynimizi kullanırken, ‘’ya o ya da bu’’ yerine ‘’hem o hem de bu’’ kavramını oturtmalı, arka arkaya yerine yan yana görmeyi öğrenmeliyiz.

Karanlık Tarafımız, Gölge

‘’Ben’’ dediğimiz bir kimliktir ve bu kimlik bazı kararlar almak durumunda kalır. Karar, ‘’kabul edilen’’ ve ‘’ reddedilen’’ olarak iki kutup yaratır. Kabul edilen, kimlikle bütünleşen kutuptur ve davranışa dönüşür, bilinçle bütünleşir. Kimliğin dışında kalan, reddedilen diğer kutup gölgeye düşer. Olmayı istemediğimiz, içimizde bulmak istemediğimiz, yaşamak istemediğimiz her şey gölgemiz olur. Gölge, insanın kendinde görmediği veya görmek istemediği ve bu yüzden bilincimizin dışında kalan, reddedilmiş tüm gerçekliklerin toplamıdır. İyilik adına bu dünyadan kaldırılması gerektiğinden emin olduğumuz her şeyin toplamıdır. Ancak bilincimizin dışında kalan, reddedilmiş bu gerçekliklerimiz asla yok olmazlar. Her kutup gerçekleştiğinde zıt kutbunu ortaya çıkarmaya zorlar diyen tümleme kanununa göre, gölgenin bir kısmı bedenimize iner ve belirti olarak bedenlenir. Dikkatimizi oraya çeker. Bu da bizi, uzak durduğumuz gerçekliği yaşamaya ve gerçekleştirmeye zorlar. Belirti, bilincimizde eksik olanın bedensel olarak yoğunlaşmasıdır. Hastalık belirtileri, bastırılan gerçekleri görünür kılarak, insanları dürüst hale getirir.

İnsan, orta noktadan kenara doğru kaydıkça, hastalık insanı yeniden ortaya doğru sıkıştırır ve tüm tek yönlü yaklaşımları dengeler. Hastalık ve ölümün, varoluşun kaçınılmaz gerçek yol arkadaşları olduğunu fark etmeye cesaret edebilenler, onların içlerindeki yardımsever ve bilge dostlar olduğunu keşfederler. Hastalık belirtileri varlıklarıyla bizde gerçekten neyin eksik olduğunu, nelerin hakkını vermediğimizi, neyin gölgede kalıp kendini gerçekleştirmek istediğini ve bizim nerede tek taraflı hale geldiğimizi gösterirler.

Çok çok yerinde ve etkili bir yazı yazmış Zeydan hanım. Aynı zamanda spritüel anlayışın sağlık konusuna bakışını da aktarmış oluyor. Birlik bütünlük nedir, ne demektir, bir olmak ne demektir, daha da hissediyor, tüm hayatın ilke ve işleyişinin sezgilerini alıyor insan… 

Hastalıkların manası üzerine..

Aslında Birer Uyarı Lambası Olan Hastalık Belirtilerinin Dilinden Anlıyor muyuz?

Bedende ortaya çıkan bir belirtinin amacı ilgimizi, dikkatimizi, enerjimizi o noktaya çekmek ve soru sormamızı sağlamaktır. Her belirti bizi, istediklerimize ve istemediklerimize dikkat etmeye zorlar. Belirtiler, arabamızdaki uyarı lambaları gibidir. Belirtiler görünür olmayan bir sürecin, görülebilir ifadesidir. Belirtilerin amacı, sinyal vererek o ana dek gittiğimiz yolda bizi durdurarak, bir şeylerin yolunda gitmediğini göstererek sorular sormamızı sağlamaktır.

Özetle, hastalık, kişinin bilincinde bir şeyin yolunda gitmediğini, dolayısıyla uyumun kaybolduğunu işaret eden bir durumdur. Bu iç dengenin kaybedilmesi kendini bedende bir hastalık belirtisi olarak gösterir. Yaşamın akışını böler ve bizi belirtiye dikkat göstermeye zorlar. Hastalık ve belirtileri arasındaki farkı anlayan bir insanın, hastalığa karşı tutumu ve hastalıkla olan ilişkisi birdenbire değişir. Artık, kişi, belirtileri savaşması gereken bir düşman olarak görmez; belirtilerde, kendinde eksik olanı bulmasına ve gerçek hastalığını görüp atlatmasına yardımcı olabilecek bir dostu keşfeder. Belirtilerin tek bir amacı vardır: Kendimizi iyileştirmemizi sağlamak. Bunun için de belirtilerin dilinden anlamamız şarttır. İşte bu kitabın esas amacı, çok eski zamanlardan beri var olan bu dili yeniden öğrenmemizdir.

Dr. E. Zeydan ERİŞ

Bütün bir derleme yazısından bir parça alıntı yaptım..Çok güzel ifade etmiş..

http://www.dynamiskisiselgelisim.com

Hayata Bakış…

Aklımdakini yazıya dökmem gerekir hissiyatımdan dolayı işte başlıyorum:

İnsanların hayatı algılama şekilleri farklı oluyor. Belli bir kültürün içindekiler bazı şeyleri ortak şekilde algılasa da bireyden bireye değişen çok fazla değer ve inanç var.

Değerlerimiz ve inançlarımız bizim hayatı algılama şeklimizi belirliyor.

O değer ve inançlar ise küçüklüğümüzde öğrendiklerimizden ibaret… Büyük çoğunluğu yani. Doğuştan getirdiğimiz bir bakma şekli de var ve o bakışla nelerden etkilenip nelerden etkilenmeyeceğimize karar veriyoruz.

Hayata bakışta iki önemli alternatif görüyorum ben, birisi pozitif birisi negatif bakma. Pozitif bakanlar hayatla ilgili olumlu şeyleri daha çok algılıyor.

Negatif bakanlar da hayatla ilgili kaygı verici şeyleri daha çok algılıyor.

İki taraf da hayatın kendilerinin baktığı gibi yaşandığını zannediyor. Mesela kaygılı kişi düşüncesini ifade ettiğinde diğeri ona bu düşünceyle ilgili çok da hassas davranmayınca (çünkü o, kaygılı görmüyor olayı) hayal kırıklığına uğrayabiliyor. Her iki taraf da birbirini anlayamıyor.

Elbetteki insanların kimi pozitif kimi de negatif bakıyor derken tamamen genele yaymıyorum. Çünkü bir kişinin hayata pozitif baktığı taraflar olduğu gibi negatif baktığı taraflar da oluyor. Herkes kendi dengesini bulmaya çalışıyor sanırım..

Olayların daha çok kaygı veren kısımlarını algılamayı seçen insanlarda çok daha temkinli yaklaşım, her olaya hemen heyecanla atlamama, önce durup düşünme gibi pozitif davranışlar da görülüyor. Fakat bu algıyı biraz abarttıkları zaman karar alamama, istemediği halde geride kalma, söylemek istediği şeyi ifade edememe, başarıya yönelik adımlarda tutukluk çok görülen şeyler…

Olayların daha çok pozitif taraflarını algılamayı seçen insanlarda ise dikkat edin hep genç görünürler, daha az hasta olurlar (hasta olduklarını farketmezler bile), çektikleri acıları daha hafif atlatırlar (çünkü disassociate durumdadırlar), çabuk karar verirler aldıkları kararlar yanlış bile olsa fazla üzülmezler vs.vs. Yani kısacası hayatı ağır bir yükmüş gibi değil bir hediyeymiş gibi yaşarlar. Diğer grup hayatın tüm yükünü üstlenmiş, saçlar erkenden kırlaşır vs.  pozitif grup da da hayaller peşinde bulutlarda gezinir 🙂

Pozitif algılayanlar durumu abartıp dünyasal kaygılardan kendilerini izole etmiş de oluyorlar malesef, bu da onların hayatın içine tam olarak girememelerine yol açıyor. Hayatı doya doya yaşayamama dolayısıyla da hayata anlam yükleyememe hali oluşuyor….

Bir şeye ne kadar çok emek verirseniz o sizin hayatınızın anlamı haline geliyor. Bu çok muhteşem bir bilgi…

Çocuklarımız aman yorulmasın aman üzülmesin diye onların yerine herşeyi biz yapıyoruz… bir iyilikmiş gibi…. onların hayata anlam verme çabalarını  şanslarını ellerinden alıyoruz… bu konu başka bir başlıkta yazılacak…

Sevgiler..

Yazma denemeleri..

   Soldaki yazıyı okulda yazmış..

 

 

Evde çantasından küçücük ve katlanmış halde bulunca sordum:

” Oğlum bunu okulda mı yazdın?”

” Evet”

” Nereden baktın da yazdın?”

” Bir yerden bakmadım, kendim yazdım.”

” Hımmm!”

Beşiktaşlı Can Atak yazmaya çalışmış anlaşılan.. Odasının duvarına yazmışlardı dayısı ile birlikte..  Yazıyı zihnine resim gibi kopyalıyor sonra da o resmi yapıyor. Harfleri tek tek ve anlayarak yanyana getirmesi olası değil..

Şaşırttı beni yine :))

Okul öncesi ..

Ne zaman başlamalı?

Okul öncesi eğitimden söz etmeden önce, erken uyaranın zararlarından söz etmek gerekir. Şöyle ki; nasıl henüz yürüme yeteneğini kazanmamış bir bebeği erken bastırmak yürüme sistemlerini zedelerse, zihin yapılarında henüz gelişmemiş sistemlere bir uyaran vermek de beyni zedeler. Buradan yola çıkarak öncelikle erken eğitimin ne olması gerektiği tartışılmalıdır.Erken eğitim yazı öğretmek okumayı öğretmek bilgi yüklemek anlamında ise bu erken uyarandır. Okuma ve yazma yeteneği için gereken dikkat mekanizmaları 4. yaştan itibaren gelişmeye başlar. O da önce ses, yani hece kavramı daha sonra 6. yaştan itibaren de grafik, yani yazı kavramı kazanılır. Kaldı ki 6. yaşta pek çok çocukta fizyolojik yani doğal bir disleksik süreç görülebilir.
O halde okul öncesi eğitim ne olmalıdır?
Bunun için çocuk beyninin okul öncesi dönemde ne olduğuna bakmak gerekir. Yukarıda 0-3 yaşın kendine özgü sensori-motor dönem olduğu çocuğun ağlatılmadan yaşamsal ihtiyaçlarının giderilmesinin gerektiğinden bahsetmiştik ki, bu dönem zihin ve zeka yapıları ancak bu emniyet zemininde filizlenir.Dört yaş çocuğu diğerlerini fark etmeye ve onların zihinlerini okumaya başlar. İşte geleceğin kendini ve diğerlerini yönetebilen yani lider bireyinin temel taşı budur. O nedenle bu dönemde aynı yaştaki çocukların YÖNETİLİP YÖNLENDİRİLMEDEN bir arada yaşayabilmelerine olanak verebiliyor olmak bu dönemdeki eğitimin esası olmalıdır.

Beş yaş çocuğuna gelince, bu dönemde beyinde gelecekteki olağanüstü şartlara adaptasyonun alt yapısı oluşmaktadır. Bu çocuklukta ortaya çıkan hayal gücüdür. Çocuğun hayal gücü ile yalan karıştırılmamalıdır. Bu dönemde dürüst olmak adına çocuğa gerçekler verilmemelidir. Bu dönemde eğitimin esasını da çocuk beyninin bu gücünü geliştirecek sistemler oluşturmalıdır. Burada istenen teknolojiye başvurulabileceği gibi çocuk dağ tepe değişik mekanlara götürülerek hayal gücünün gelişmesine katkıda bulunulabilinir.

Demek istediğim okul öncesi eğitim kağıt-kalem-bilgi döngüsünün erken yaşa çekilmesi asla değildir.

Sevgilerimle,

Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin

http://www.sabihakeskin.com/makale11.html

TED ANKARA KOLEJİ

Yeni okulumuzun adı…

Eylül’den sonra sık sık adını duyacağınız yeni eğitim öğretim yuvamız 🙂 🙂

Çocuğumu şu sisteme kurban etmeyi hiç istemezdim, ama ben de babası da ve etrafımızdaki insanların hepsi de bu sistemin bir kurbanı iken bunu nasıl başarabilirdim ki…

Tamam o kadar sert olmayacağım, yine bu dünyanın adamı olacak başka türlüsü olamaz..

Herşey bir anda değişemez..

Değişmesi gereken durumların farkına varmasını sağlamak bile başarı..

Eğitimde yeni bir felsefe, yepyeni bir anlayış olsun istiyorum….

Yiğit & Can

 

 

 

 

 

 

Çok tatlılar 🙂 Bebekliklerinde bu günlerini hiç düşünemiyordum. Şimdi de gençlik hallerini düşünemiyorum.