Monthly Archives: Temmuz 2012

Zaman meselesi

Çocuklar dünyamızdaki zaman yoğunluğunu seneler geçtikçe yavaş yavaş öğreniyorlar.

Demek ki geldikleri yerde zamanın yoğunluğu daha farklı.

Şu anda 4,5 yaşında. Saat üzerinde çeşitli sohbet yapmayı seviyor. “Bak anne dokuzun üzerinde.” , “Bak anne şimdi yirmi geçiyor değil mi?”

Daha önceleri hiçbir hissi yoktu. Geç kaldık dediğimde hiçbir şey anlamazdı. Hareketlerinden anlardım. Tam olarak an’ı yaşıyordu. Bu, artık bozulmaya başlıyor ve bizim zihnimize benzemeye başlıyor.

ZİHNİ; zamanı geçmiş-şimdi-gelecek şeklindeki klasik insan algılamasına doğru geçiş yapıyor.

Başka türlü yaşanamayacağı için bu dünyada, bizler de çocuklarımızın bu geçişi sağlıklı bir şekilde yapması için yardım ediyoruz. Bütün mesele bundan ibaret. Geldiği yeri unutacak ki burada olmanın tecrübesini tam olarak yaşayabilsin.

Yine de geç kaldık hissini sevmiyor. Strese giriyor.

Veya şu anda istediği bir şeyi hemen alamayacağını anladığında bu hoşuna gitmiyor. Ama artık ağlamıyor.. Bir şekilde o istediğinin daha sonra olabileceği gerçeğini anladı. Annesi götüreceğim diyorsa götürecektir. Ama şu anda değil..

Spritüel anlayışta ve ruhsal alemden alınan akışlarda anlatıldığına göre, doğmadan önce geldiğimiz yerdeki zaman yoğunluğu çok daha farklı. Orada varlık bir şeyi düşündüğü anda gerçekleştirebiliyor. Otomatik imajinasyon denen bir kavram var, bu öldükten sonraki aşamalar arasında varlığın yaşadığı ilk aşamalar arasında geçiyor. Varlık otomatik imajinasyonu sayesinde bilinç dışındaki imgelemelerinin tümünü sanki gerçekmişçesine yaşıyor.

Bu tür bir zaman yoğunluğunu dünyada yaşadığımızı düşünsenize. Herkesin zihninden geçen tüm şeylerin hemen gerçek oluverdiğini.. Çok şükür ki böyle değil.!

Bu da bir korunma ve rehberlik mekanizmasının işlediğini gösteriyor bizlere.

Ruhlarımız bilinçlendiği oranda zamanın ve mekanın boyutları da değişecek elbette.

Objektif anne? Subjektif anne?

Neden anneler hep subjektif oluyor çocuklarına karşı?

Can’ın okulunda vakit geçirdiğim zamanlarda bunu öyle acaip yaşıyorum ki.. Okulun psikoloğu Emel hanım’ı gözlemliyorum, çocuklara karşı nasıl hoşgörülü nasıl olgun nasıl aynı zamanda hem kararlı hem sevgi dolu olduğunu… abi nasıl oluyor da ben kendi çocuğuma böyle olamıyorum?? Ben kendime bakıyorum, “oğlum hadi ayakkabılarını giy” “oğlum terliklerini çıkar” “oğlum gel” bıdı bıdı konuşup duruyorum. Sürekli bir müdahale etme hissi. Sevindiğinde bile soru sorup duruyorum çocuğa, ne oldu da sevindin, kimle oynadın bugün vs.vs.

Niçin anne kendi çocuğuna objektif kalamıyor?

Ben başkalarının çocuklarına çok daha hoşgörülü ve sevecen yaklaşabiliyorum.

Kendi oğluma ise pick lerim çok fazla..

Bisiklet turları..

Bu yeni bisikletimiz.. Arkasından tutarak ilerlettiğim o küçük üç tekerlekliden sonraki ilk gerçek bisikletimiz..

Her çocuk gibi benim de küçükken bir bisikletim olmamıştı. Okan’ın varmış. Herkes ilk bisikletinin markasını, rengini falan hiç unutmaz ya, ben de yok öyle bişey.

Çok geç öğrendiğim ve de devam ettirmediğim bir şeydi, şimdi Can’ın keyifle kullanmaya başladığını görünce çok mutlu oldum.

Tabi hemen düşmek olayına kafayı taktım.

İlk birkaç turdan sonra zihnimde jeton düştü gibi oldu. Aman düşmesin diye bir şeyler söyledim söyledim sonra durdum yeter nihan dedim kendi kendime. Çünkü o kadar açık ki çocuğun bisikletten defalarca düşeceği, dizlerinin yara bere içinde kalacağı vs.vs.

Sonraaa jeton düştü.. Bu çocuk düşmek zorunda! dedim kendi kendime. Evet düşmek zorunda… Düşmesi gerekiyor… Küçükken düşmezse büyüdüğünde buna hiç cesaret edemeyecek. Aynı benim gibi..

Oysa küçükken düştüğünde – hem düşmenin önemsiz olduğunu yaşayacak – hem bir yeri kanayınca bunun geçeceğini görecek – hem de bu aleti daha iyi kullanmaya başladığını görecek – yani bu küçük olay aslında bütün hayatında model alacağı çok sağlıklı bir alışkanlık yaratacak onda… ve bunu küçükken yaşaması gerekiyor… hatta eğer çok temkinliyse benim onun düşmesi için birşeyler yapmam gerekiyor!!!!

Afterin Nihan yine aştın kendini!..

Tatil Anıları – 3

SIR WINSTON TEA HOUSE

İzmir’deki Sports International’ın restoranı!.

Temizdir ve yemekleri lezzetlidir diye gittik, hani Ankara’dakini de biliyoruz ya…! Aman Tanrım yani sakın gitmeyin!

Garson bey keyfi olduğunda gelir siparişleri alır..

Topu topu dört kişinin verdiği siparişin iki tanesi yanlış gelir…

Üzerine bir de siparişin yanlış alındığı garson bey tarafından kabul edilmez..

Üstelik yemeye çalıştığımız yemekler sineklerle paylaşılır!!

Abartmıyorum sinekleri kovma hareketi yapmaktan yemek yiyemedik üstelik de keyfimiz kaçtı. Bir an önce kalkıp orayı terk etme isteği doğdu..

Kınıyorum…

Hiç beklemezdim…

Yukarıda annesinin ruh halini kopyalayıp kendi yüzüne yapıştırmış bir Can Atak var : )

Tatil Anıları – 2

Bodrum Club Flipper.. Bu dördüncü gidişimiz. İlki 7,5 aylıkken, ikincisi 1,5 yaşındayken, üçüncüsü 3,5 yaşındayken ve de bu yaz 4,5 yaşındayken.

 

Yalıkavak her zamanki gibi çok güzel. Oradaki güneşin batışının hiçbir yere benzemediğini hep yazmışımdır.

Küçüklüğü güzeldir, ev yemekleri yapan küçük yerleri, esnafı, sahildeki küçük otelleri güzeldir.

Bu sene Can’daki en büyük fark, arkadaş edinmesiydi. İki kardeş ile arkadaş oldu ve hemen her gün onlarla vakit geçirdi.  Oğlumun büyüdüğüne şahit olmak çok güzel. Ben onun yaşındayken bırakın arkadaş edinmeyi doğru dürüst kimseyle konuşmazdım bile. Can da bana benziyor derken, birden değişiverdi, okulu onu çok değiştirdi. Kendisi bizzat yanlarına gidip tanıştı çocuklarla. Akşam çocuk aktivitelerinde kendisi sahneye çıktı dans etti.. Ben “hadi oğlum sen de çık sen de oyna” diyen annelerden hiçbir zaman olmadım. Belki bunun etkisi olmuştur..

Şimdiden başladık arkadaş bağlılığı meselelerine..Bir dönem çocuklar için arkadaşları herşey demek oluyor, ben de yeni yeni öğreniyorum.

İlkokul’da bir grubu olacak ve O’nun için en önemli şey bu grubun içinde var olmak olacak.. Sanırım sürekli yeni şeyler okumam ve öğrenmem gerekiyor…

Güzel bir tatildi, şimdi sıra Asos tatilimizde…

Tatil Anıları – 1

 

Öncelikle İzmir’den başlamak istiyorum.

Tam bir hayal kırıklığıydı benim için..

8 sene yaşadığım o güzel şehir, ve sonrasındaki 13 sene Ankara’da hep özlediğim o güzel şehir bana bu sefer çok keyifsiz geldi..

Ankara’ya alıştığım ve kışlarını bile artık çok sevdiğim halde, İzmir’e gitmek benim için her zaman harika olmuştu.. Ama bu sefer.. O kadar bakımsız, o kadar özensiz, o kadar sıkış tepiş, o kadar ikinci sınıf geldi ki.. Kendime bile şaşırdım doğrusu..

İlk sabahımızda Can’ı kahvaltıya götürdüm, sahildeki cafeye.. Yasemin cafeydi galiba.. İkimizde çok keyifliydik ama ne servis ne     kahvaltı ne bahçe hiçbir şey İzmir’e yakışır değildi.. Hani küçük bir şehirin küçük bir mekanına gitmişim gibiydi. Oysa ben İzmir’de ve üstelik en güzel yerinde, denizin kenarında bir mekandaydım…

   Sonra Can’la Doğal Yaşam Parkı’na gittik. Geliş sebebimiz buydu.. Can’a aylar öncesinde verdiğim sözü ancak tutuyordum..

Can iki buçuk yaşındayken geldiğimizde çok beğendiğimiz Doğal Yaşam Parkı malesef neredeyse mahvolmuş durumdaydı..

Hiçbir canlılığı kalmamış, terkedilmeye yakın bir haldeydi. Hala ziyaret edenler var, bilet kesiliyor, hayvanlar mevcut -biz sıcaktan dışardı çıkmadıklarını varsaydık- fakat enerjisi kalmamış resmen parkın..

Can önceki halini hatırlamadığı veya hatırlasa bile kıyas yapacak yaşta olmadığı için elbette ki zebrayı, zürafayı, filleri, aslanları görmekten memnun oldu…

Ama benim İzmir’e geliş sebeplerimden birçoğu da ortadan böylece kalkmış oldu..

Herşey kısmet..

Bir dahaki sefere, Çeşme, Urla, Seferihisar, Balıklıova, Karaburun gibi yerlere gitmek ve oraları tekrar görmek istiyorum.

Bir yerde en dikkat çeken şey oranın renkliliği, yeşilliği, canlılığı ve enerjisi bence. Bunlar olmayınca insan beğenemiyor gittiği yeri.

Havanın sıcak olması bahane değil, yalnızca bakım ve ilgi gerekiyor o kadar.

Bir yeri yapıp ondan sonra da kendi haline bırakırsanız böyle olur işte.

Doğal Yaşam Parkı tam bir felaket…

 İzmir Bostanlı ‘daki balıkçı barınağını aşağıdaki şekilde hayal ediyorum, çok mu uçuyorum??

İstesek biz de yapabiliriz! Keşke..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kazanmak ve Yenilmek

Yarışma dönemindeyiz… nerede ne şekilde olursa olsun mutlaka yarışacak bir şeyler buluyoruz..

Hep birinci olma hevesimiz var. Annesiyle babası da bu hevesi mümkün olduğunca doyurmaya çalışıyor.

Ama yanlış yapıyoruz..

Hiç yenilmesini sağlamamakla hata yapıyoruz..

Yenilmesi gerekiyor… Yenilmenin nasıl birşey olduğunu bilmesi için.. Bu duyguya alışması şu an çok kolay.. Ama eğer alışmadan büyürse, büyükken o duygudan kaçınacak.. hiçbir yarışın içine kolay kolay girmek istemeyecek çünkü yenilmekten korkacak.. yenilmeyi bu yaşta öğrenirse, “a bu da önemsiz birşeymiş nasıl olsa yeniyorum da yeniliyorum da” yı kazanırsa çok çok iyi…

Benim işim zor, çünkü yenilince müthiş kızıyor, ağlıyor, sinir krizi bile geçiriyor.. Ama bunu onun iyiliği için yapmalıyım..

Bir de önemli bir ipucu.. Yenildikten sonra tekrar yarış yapmak istiyor ya, o zaman da yenmesine izin veriyoruz..bunu yapmamamız gerekiyor.. Mesela o yenilmiş haliyle akşam yatağa girmesi gerekiyor.. eğer bir sonraki oyunda kazanırsa yeteri kadar elde edememiş oluyor yenilme duygusunu ve işe yaramıyor..

Çok önemli bir konu bence…