Category: A New Earth

Dünyaya dışarıdan bakmak.. Interstellar.. bir Christopher Nolan filmi..

Bu filmi nasıl anlatsam.. tasvir edemiyorum hislerimi.. ama deneyeceğim çünkü sistem ayarlarımla oynadı ve bunu yazmam gerekiyor 🙂

Christopher Nolan.. filmin yönetmeni, sinema camiasında deha olarak görülüyor. Adamın tüm filmlerinde “zaman” meselesi ucundan köşesinden hep işlenmiş. Benim gelmiş geçmiş en kafayı taktığım konular arasında ilk 3’e giren “zaman” meselesi ve ben bu adamı hiç farketmemişim bugüne kadar..

Daha doğrusu inspection’ı seğretmiştim ama beni alıp götüren bir film olmamıştı.. ama bu film.. resmen zihnimi arızaya soktu.. zamanı algılayışımla oynadı.. Kısaca ifade etmeye çalışacağım..

Bu dünya zamanı dışında herhangi bir zaman algımız yok. Bu ne demek? Boyut meselesine hiç girmeyelim 3 boyut 4 boyut falan filan..boyutların zamanla alakası mutlaka var ama biz şimdi sadece zaman’ı konuşalım.

Biz kendi mekanımız içinde -diyelim ki mekanımız bu dünya- zamanın normalden daha hızlı veya daha yavaş geçtiğini hissedebiliyoruz değil mi? Çok mutluyken hemen geçiveren zaman, istemediğimiz bir ortamdaysak bir türlü geçmez. Bu bizim esnek zamanı hissedebilmemizin bir örneğidir. Yani ruh halimize göre değişen bir zaman algısı var. Değişmeyen ise 5 dakika yine 5 dakika -yani biz onu ister 10 dakika gibi hissedelim ister 5 saniye gibi- o yine 5 dakika bunu biliyoruz değil mi?

Zaman algısının değişmesi ise bambaşka bir olay. Burada fiili olarak farklı hızda akan bir zaman var.. Başka gezegenlere gidebildiğimizi düşünelim. Filmde bizim güneş sistemimizin dışına çıkıyorlar ve başka bir sisteme geçip, orada birbirinden uzakta 3 farklı gezegene iniyorlar. Bu gezegenlerin bir tanesinde geçen 1 saat, dünya zamanında tam 10 yıla denk geliyor. Şimdi.. bu yeni gezegene ait zaman algısına bir parça dokunduğunuzu düşünün.. veya şöyle söyleyim kendi zaman algınızın yerinden oynadığını düşünün.. Film düşündürmüyor gerçekten hissettiriyor! Bu ayakların yerden kesilmesi gibi, afallamak gibi, boşluğa düşmek gibi, normal düşünememek gibi, kendini bilme duygusunun yerinden oynaması gibi, bedeni algılayış şeklinin genişlemesi gibi..belki de bir parça daha uzansam bedenimin dağıldığını hissedecektim…

Kuantum fiziği okuyanlar, paralel evrenler konularında okuyanlar daha iyi hatırlarlar, yaşadığımız her anın farklı versiyonlarının farklı evrensel mekanlarda tekrar tekrar yaşanıyor olabileceği teorileri vardır.. Ben bu filmde, hayatımda aklına erebildiğim her anımın farklı zaman algılarında farklı mekan algılarında farklı şekillerde algılanıp yaşandığını hissettim. Bu his beni ve buradaki hayatımı bozan bir histi… bozan derken ayağımın altından yeryüzünün çekilmesi gibi birşeydi!  Veya zihnimin bu yeryüzünden kayması gibi.. Elbette sürekliliği olmayan -olmaması gereken- bir his.. İlk birkaç saat çok yoğun sonrasında daha kabul edilebilir bir his olarak etkisini kaybediyor..

Farklı zaman dilimlerinde farklı varoluşlar gösteriyor film. Yani aynı insan varlığının farklı zaman dilimlerinde ve şekillerinde varolma hali, nasıl var olduğu, ne için, ne amaçla varolduğu, ne şekilde var olduğu, Nolan’ın imajinasyonunda filme dökülmüş.. Ve beni öyle etkiledi ki bu hissin ufacık bir kırıntısı bile bu dünyadaki hayatını yaşama şeklini değiştirebilir bir insanın.. öyle güçlü bir his…. (Dilerim ileride insanın farklı boyutlardaki hallerini farklı formlarda yaşadığına dair de bir film yapılır.. illa ki bu beden formunda devam etmeyeceğimizi biliyoruz, farklı bedensel hallerimizi deneyimleyebilmek keşke şimdi de mümkün olabilse..)

Elbette bu hissin bir parçasına dokunabildiğim için, bu idrakte olduğum için şükürler olsun, bunun benim kendi varlığımla, hayatımla, dünyaya bakış açımla da ilgisi var.

Elbette sıradan bir fantastik film gibi eğlenilerek de izlenilebilir. Varlıksal ihtiyaçlar neyi gerektiriyorsa o olur..

Ve elbette ki, bu farklı zamanları, bizlerin o farklı zamanları yaşıyor olma durumu, sahip olduğumuz şuur kapasitesiyle, şuur seviyesiyle öyle alakalı ki.. ki bu da bambaşka bir sonsuz öğrenme alanı..

Sevgiyle..

Olduğundan farklı bir an’ı istemek hastalığı…

Evet bu bir hastalık bence..

Hem de herkesin yaşadığı… en küçük insandan en büyük insana kadar…

İçinde olduğun an, niyeyse hep eksiktir.. eksik birşeyler varmış gibi hissederiz her an.. daha sonraki başka bir an’ı düşünürüz ve o an’a gitmek isteriz… O an geldiğinde de sonraki başka bir an’a..

En genel en yaygın olanlarından örneklerden bir tanesi.. bir ailen olmadan önce bir ailenin olduğu an’ı istemek.. anne olmadan önce anne olduğun an’ı istemek… ve fakat sonra bunlara ulaştığında bu sefer tek başına olduğun an’ı geri istemek.. :))

Sanki hep o bir sonraki anda daha iyi olacakmışsın gibi bir his var….

“Şu anda olmam gereken halde değilim” peki hangi haldesin? “onu da, bunu da, şunu da istiyorum.. onlar da olsa tam olacak” hmmm… bu size tanıdık geliyor mu? Ve ne yaparsak yapalım o hayalimizdeki an’a hiç varılamıyor nedense değil mi?..

Kendimizi eksik hissettiğimiz her an (ki bu epeyycee çok bir zaman tutuyor) o an’ı kabullenmeyişimizden doğan bir acı içindeyizdir. Bu eksiklik bitmek bilmez bir öğrenme isteği de olabilir.. oldukça pozitif görünen bir istek..öyle bile olsa eksik hissettiğimiz müddetçe yine bir yerde bir yanlış yapıyoruz bence..

“Tam ve olmam gerektiği yerde duruyorum” diyebilen biri hayatta -hiç enerji kaçağı oluşturmadan- yaşıyordur.

Seviyorsa gerçekten seviyor, kızıyorsa gerçekten kızıyor, ağlıyorsa gerçekten ağlıyordur.. O anlarda ne panik olur ne iç sıkıntısı, ne coşku ne heyecan.. basitçe önüne gelen işleri yapar, yapamadıkları için ağlamaz sızlamaz, yetişmeye çalışmaz.

İnsanın önüne bir hedef koymakla çelişmeyen bir durum bu. Kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerin planların olacak mutlaka, ama değişen şey;  o hedefleri “kendini gerçekleştirmek” için, daha mutlu olmak için, daha, daha, daha, vs.vs. için koymuyor oluşundur.

Büyük balığın ağzının ucundayken korkmak evet korkmak, doyasıya korkmak.. ama bütün hayatını ya büyük balık gelirse diye de geçirmemek..

Sen bu halinle tam ve olman gerektiği haldesin, yaşadığın her an’ı böyle değerlendirirsen önüne açılacak yolları hayal bile edemezsin..

Lakin zor olan.. bu noktaya ulaşmanın çabayla, okumayla, öğrenmeyle alakalı olmaması…

çabalayarak yapılmıyor olmuyor… çünkü bu yaparak gelinecek bir nokta değil.. öyle hissediyorum..

İçimizdeki potansiyeli en üst seviyeye çıkarmak..

Geçtiğimiz günlerde Singularity Üniversitesi’nde bir konuşma yapan Yazar Michael Gelb, tarihin en büyük

düşünürlerinden Leonardo da Vinci‘den örnekler sunarak içimizdeki potansiyeli en üst seviyeye çıkarma konusundaki fikirlerini paylaştı. Gelb, yaptığı konuşmada üstün yetenek için temel oluşturduğuna inandığı yedi da Vinci ilkesini paylaştı:

  1. Merak: Hayata karşı dindirilemeyecek derecede meraklı bir yaklaşım izlemek.
  2. İspat: Bilgiyi her zaman tecrübeyle sınamak.
  3. Hissetme: Tecrübenin açıklığa kavuşması için hislerin sürekli olarak geliştirilmesi.
  4. Sfumato(Rönesans Dönemi’nde kullanılan resim tekniklerinden biri. En iyi örneğinin da Vinci’nin Mona Lisa tablosu olduğu düşünülüyor). Belirsizliği ve kuşkuyu kabullenme gönüllülüğü.
  5. Bilim ve Sanat: Bilim ve sanat, mantık ve hayal gücü arasında denge kurmak.
  6. Vücudi olma: İki eli kullanabilme, vücudu zinde tutma ve dengeyi sağlama.
  7. Bağlantı kurma: Etraftaki her şeyin ve her olayın bağlantısını kavrayabilme.
    Da Vinci’nin insanın içindeki potansiyeli açığa çıkarma yaklaşımları, günümüzde sağlıkla ilgili kabul gören fikirlerle uyuşuyor.

Kaynak: dunyahalleri.com

Maurice Nicoll’den..

Kristalleşmiş Düşünme

  • Yazar : Maurice Nicoll

KRİSTALLEŞMİŞ düşünceler, tutumları oluştururlar.

Sürekli olarak belirli bir tarzda düşünmüşseniz, tüm bu düşünceler bir tutum oluşturacak şekilde kristalleşir. Hep size hak ettiğiniz kadar ilgi gösterilmediğini düşünmüş olduğunuzu varsayalım. Bu düşünceyle binlerce kez özdeşleşmişsinizdir. Ergeç, bu binlerce benzer düşünce, zihinde katı bir tortu oluşturur. Buna kristalleşme denir. Benzer düşüncelerin bu şekilde kristalleşmesi bir tutum oluşturur, demek ki artık sizde başkalarından hak ettiğiniz ilgiyi hiç görmediğinizi tekrar tekrar düşünmekten kaynaklanan belli bir tutum vardır. Bu tutumları oluşturan kristalleşmelerin hiç de nadir olmadığını ve tanıdığınız birçok insanda gözlemlenebileceğini kabul edeceksinizdir. Pekala, ya sizde? Bu Çalışma’da işe daima kendinizle başlayın. Kendi hayatınızda bunun nasıl sessizce çalıştığını gözlemlemiş miydiniz?

Hem kendiniz hem de başkaları için pek çok mutsuzluğa sebep olur. Hesaplar yapmak adı verilen içsel kale almanın oluşumunda çok güçlü bir etkendir. Kişinin kuvvetini günden güne yiyip tüketir ve böylece, ruhun gizli bir içsel hastalığa tutulmasına sebep olur. Kişiyi aşırı derecede kırılgan, hassas veya değişken kılabilir ya da benzer türden zayıflık tezahürlerine neden olabilir. Ama psişik hayatınızda ve –somatik veya bedensel hayatınızda– tezahür ettirebileceği tüm bu kötülüklerin ötesinde, onunla bağlantılı en büyük kötülük, sizin tarafınızdan erişilemez olmasıdır; şuurunuzun ötesindeki karanlıkta sessizce çalışır.

Şimdi, kişinin kendi üzerinde çalışması olan ve kendini gözlemlemeyle başlayan Çalışma’nın Birinci Çizgisindeki birçok zorluktan biri budur. Zorluk şudur: Düşüncelerinizin bazılarının niteliğini görebilir ve zaman zaman fark edebilirsiniz. Daha sonra konsantre olmayı öğrenirseniz, yani kendinizde çok sessiz olabilirseniz, büyük bir karmaşanın içinde hareketsizce dikilip etrafınızda dönen atlıkarıncadaki insan altı varlıklardan, neredeyse grotesk veya çarpık ya da çok kötücül varlıklardan oluşan kalabalığı ayırt edersiniz. Bunlar, genellikle üstüne bindiğiniz düşüncelerdir. Bunlardan biriyle özdeşleşirseniz, merkezden uzaklaşır ve kendi etrafınızda dönersiniz; bir başka deyişle, siz ve o düşünce bir haline gelir ve siz artık “Ben düşünüyorum,” dersiniz.

Size gelebilecek çeşitli düşünceleri gittikçe daha çok gözlemleyebilecek ve bu metotla Ben hissinizi bunların dışına giderek daha çok çıkarabilecek olmanıza rağmen bir tutumu gözlemleyemezsiniz. Zorluk budur. Benzer düşüncelerden oluşan bir sistem, zamanla bir tutum olacak şekilde kristalleştikten sonra onu doğrudan gözlemleyemezsiniz. Sizin parçanız haline gelmiştir ve siz onun hakkında hiçbir fikre sahip olmadan, görünmez bir biçimde ve otomatik işler. Şimdi, bir düşünce sizi illa ki eyleme yöneltmeyecektir ama bir tutum yöneltecektir. Daha önce verilen örnekte, hak ettiğiniz ilgiyi görmediğinizi düşünmekle kalmayacak, durum sanki böyleymiş gibi hareket edeceksiniz ve ne yapılırsa yapılsın, bu tutumun sizi belirli biçimlerde davranmaya sevk edip kuvvetinizi gün be gün yiyip tüketmesine de son vermeyecektir.

Bunun gücünün gizemi, kendi koşulunda yatar: kişinin doğrudan gözlem sınırlarının biraz ötesinde işleyişinde. Kişinin hayatında yaşamaya alışık olduğu küçük şuur alanının dışında uzanmaktadır. Kısacası, şeylerin sizinle şu anki ilişkisi içinde ona erişemezsiniz; bir başka deyişle, alışkanlık gereği içsel olarak içinde yaşadığınız küçük şuur alanında (ne pahasına olursa olsun) aynı kalmak demek olan olağan kendiniz hissine yapışıp kaldıkça bunu yapamazsınız.

Ama kendini gözlemlemenin sahici uygulanışı, gölgede kalan şeyleri aşama aşama şuura yanaştırır ve bunlar da zamanla karanlıkta kalan şeyleri yanlarına çekerler. Sizin için erişilebilir olanları gözlemleyerek kendinize dair şuurunuzu artırmaya başlarsanız, bir süre sonra (şoka dayanabilme kapasitenize bağlı olarak) kendinizde –psişik yapınızda– kendinize değil de başkalarına atfetmiş olduğunuz şeylerin mevcudiyetinin farkına varmaya başlarsınız. Kendimizde şuurunda olmadığımız şeyleri başkalarına yansıttığımızı hatırlıyorsunuzdur; bu hepimizin sahip olduğu büyüleyici bir mekanizmadır ve bu gezegendeki insan hayatının barışına ve uyumuna böylesine çok katkıda bulunan da budur.

Şimdi, kristalleşmiş düşüncelerin bir başka örneğini ele alalım. Diyelim ki daha pek erken bir aşamada, insanların sizi sevmediğini düşünmeye başlamıştınız. Bu düşünceye serbestçe ve tamamen kontrolsüzce kapılmıştınız. Aynı düşünceyi, bir tutum halinde kristalleşene dek, yıllar boyunca tekrar tekrar düşündünüz. Diyelim ki şimdi, sevgi dolu arkadaşları olan çok başarılı bir insansınız. Ama yolunda gitmeyen bir şey, üzüntülü bir uzaklara dalıp gidiş, bir iç geçirme vardır. Tutum gizliden gizliye çalışmaktadır, size fark ettirmeden kuvvetinizi tüketmektedir. Şimdi, tutumlara dair bir başka ilginç nokta daha vardır. Söylediğim gibi, düşünceleri gözlemleyebilirsiniz ama tutumları gözlemleyemezsiniz; ayrıca, bir düşünce sizi illa ki harekete geçirmez ama bir tutum, siz bunun farkında bile olmaksızın, sizi harekete geçirir. İç geçirirsiniz, gözünüz uzaklara dalar gider veya sanki mağdur edilmişsiniz gibi davranırsınız veya size bir şey sunulduğunda şaşırmış gibi görünürsünüz vb.

Bunların hepsi arka planda işleyen tutumdan kaynaklanmaktadır. Gizlenen tutum, sizi mekanik hareket etmeye iter; kısacası, iç geçirmenize, mutsuz bakmanıza, sanki ihmal edilmiş gibi davranmanıza neden olur; oysa bunları yapmanız için hiçbir dış neden yoktur. Bu sizi tüketir. Kuvvetinizi, tıpkı gizli bir kurdun gülü kemirmesi gibi yiyip bitirir. Tuhaf olan şey, insanlar size her gün sevildiğinizi gösterseler ve hatta size gerçekten ilgi duyduklarına dair inkar edilemez kanıtlar sunsalar bile bu ya hiçbir fark yaratmaz ya da yalnızca anlık bir fark yaratır. Tutum, karanlık meskeninden o kötü gücüyle sizi etkilemeye devam eder. Buna çoğu kez, kendine acımanın lezzetli türleri de eşlik eder.

Bu, gerçekten de karanlığın güçlerinden biridir ve aksini gösteren her türlü kanıt, her türlü güvence sizin tarafınızdan hiçbir neden olmadan geri çevrilecektir. Bu türden faydasız ıstıraplar son derece yaygındır. İnsanlığın başka yerlerde kullanabileceği kuvvetini muazzam ölçüde tüketmektedir.

Yazarın Gurdjieff ve Ouspensky Öğretisi Üstüne Psikolojik Yorumlar adlı kitabının 5. cildinden hazırlayan: Fadime Emir.

http://bilyay.org.tr/makale_detay.php?id=1484124012

İç dünyamızda çocuklarımıza ayırdığımız zamanlar..

Özellikle de bu ülkede ebeveynlik nasıl bir takıntıdır hiç düşündünüz mü?

Kendi kendimi gözlemlediğim durumlardan bahsedeceğim.

Çocuklarımın hayatlarına yüksek dozlarda müdahale ettiğimi farkediyorum.

Çünkü odağımda onlar var.

Sanki onların hayatı benim hayatımmış gibi hissediyorum.

Küçükler diye yönlendirilmeleri gerekiyormuş gibi hissediyorum. 

Her davranışlarından sorumluyum sanki. Her laflarından her düşüncelerinden ben sorumluyum. 

Öyle bir içsel bağ ki bu.. normalmiş gibi geliyor..

Çünkü hayatlarında pekçok şeye ben karar veriyorum, belki de beni yanıltan da bu.. yiyeceklerini, giyeceklerini ben alıyorum, gidecekleri okullara ben karar veriyorum, gezecekleri yerleri de ben seçiyorum.. peki bu bana onların karakterlerine müdahale etme hakkını da verir mi?

Elbette hayır.

Kaptırmış gidiyorum bu annelik davasına..

Onlara sahipmişim gibi.. istemediğim birşey görünce sinir olmak mesela.. halbuki ne haddime!

Halil Cibranın şu meşhur şiiri geliyor aklıma tabii..

Benim öncelikle kendi iç dünyamda bu annelik meselesini doğru yere oturtmam gerekiyor. Çalışan bir anne olabilirim, bol bol seyahat edip çocuklarından ayrı da kalabilen bir anne olabilirim ama iç dünyamda ona yapışık yaşıyorsam bir işe yaramıyor bu!

Bir birey yetiştirmek istiyorum ama bu iş kitap laflarıyla çocuğun başının etini yemek, dır dır dır etmekle olacak iş değil..

Bırakarak ve kendi yaşamınla örnek olarak olacak bişey.. Ne zor şeymiş bu bırakmak…

Çocuklar Büyüyor ve Biz de…

Küçükken bir an önce büyüsün isteriz, büyüyünce de ne güzeldi eski günler deriz..

Niye hep içinde olduğumuz AN’ı değilde başka bir AN’ı istiyoruz?

Hep bir sonraki AN için özlem duyuyoruz?

Çok acaip bir mutsuz olma iştahı var herkeste..

Gerçekten insan dışında hiçbir varlık kendisine bu kadar acı çektirmeye istekli değil şu dünyada..

Daha yukarıdan bakmak bu kadar zor olamaz, çıldırdığımız her hangi bir durumda o ortamdan çıkmak (zihinsel olarak) ve daha yukarıdan bakmak ve olayın ne kadar da anlamsız olduğunu görmek, hele hele çıldıracak bir şey hiç olmadığını görebilmek lazım. İşte bunu biz hangi anlarda idrak ediyoruz biliyor musunuz, çok büyük acılar yaşadığımız zaman idrak ediyoruz. “Ya ben ne küçük, ne önemsiz şeylere kızmışım, üzülmüşüm bu güne kadar” deyip….

Evet çocuklar ebeveynlerin sınırlarını genişletmekle görevliler sanki.. Sanırım büyüme çağında annenin hem çok yorgun hem çok kızgın ama bir o kadar da yoğun zihinsel ve ruhsal gelişimi yaşandığı için o dönem bittiğinde bu kadar çok özleniyor..  Çünkü olayların bağırış çağırışın içinde hep sınırları genişletme esneme hareketleri var.. Dolayısyla bir gelişim var.. Çocuklar kendi hayatlarını kurduğunda yine sıkıntılar bitmiyor tabi çünkü gelişim için sıkıntı şart.

Yani büyümelerine şahit olmak hem güzel hem de yorucu. Çocuklarımız bizim şükür sebebimiz, keşke her anlarını zevkle yaşayabilsek..

Tutkular

Hayatta “tutkum” diyebileceğimiz bir şey bulabilmek zor mudur?

O öyle birşeydir ki “evet işte bunun için yaşıyorum” dedirtir insana.. Daha çok sanatla eşleştirilen bir kelime bu, onlar sanki tutkularının peşinden koşan az sayıdaki mutlu insanlar sadece..

Ama bir doğa sevgisi de tutkuya dönüşebilir değil mi mesela? Veya bir matematik sevgisi de..

Her sabah uyandığında bir insan o günü hevesle karşılayabiliyorsa, bugün de bunu yapacağım diye gözleri parlayarak evden çıkıyorsa, ne anlamlı bir hayattır yaşadığı..

Diğer yandan hayatının her ‘an’ı da bir anlam taşır kendi içinde.. Yataktan kalkmak, mutfağa yürümek, çayı koymak, bir zeytini ağzına atmak, arabanın radyo düğmesine basmak, kırmızı ışıkta beklemek… her an mı yoksa değerli ve yaşanası hayatımızda?

Bir hedefe kilitlendiğinde ve sadece onu yaptığın zamanlar mı mutlu olursun, yoksa yaşadığın her an mı -eğer içindeysen o anın- seni mutlu kılar?

Peşinde koşup o şeyin, sonra onu bulduğumuzda mı mutlu oluruz? Yoksa mutlu mutsuz iyi kötü hayatın her anı mı -eğer içindeysek o anın- mutluluk mudur?

Deli sorular değil mi 🙂

Aslında cevabı bildiğimiz…

Living in Now

“Whenever anything negative happens to you, there is a deep lesson concealed within it, although you may not see it at the time.”

“Negatif bir şey yaşandığı zaman, o an için görülemese de bunun içine gizlenmiş derin bir ders mevcuttur.”

Eckhart Tolle

Yeni Bir Dünya

Şimdiki evrimsel sürecimizin sonuna yaklaştıkça, egonun işlevi bozulur.

Tıpkı bir tırtılın kelebeğe dönüşmeden önce işlevini yitirmesi gibi.

Ama eski yok oldukça, yeni bir bilinç doğar.

Eckhart Tolle

Kampa gittik..

EYLÜL 2015 kocayayla Kampa gittik!

Hem de öyle böyle değil gerçek bir yaylaya çıkıp, bir gecemizi orada geçirdik! Düzce’ye git, orada köyden alışveriş yap, başla tırmanmaya.. 15 kilometreyi yaklaşık bir saatte gittik, git git bitmedi yol..

Çadırları kurduktan ve karnımızı doyurduktan sonra, düzlüğün hemen bitiminde başlayan ormanın içlerine doğru yürüyüşe çıktık.

İlk defa gerçek bir ormanın kokusunu hissettim, muhteşemdi, o nemlilik, o ağaçların inanılmaz heybeti, ayağını bastığın yumuşak yaprakların hışırtısı, devrilen koca kütükler, çeşit çeşit mantarlar, ağaçların arasından sızan ışık huzmeleri… öyle harikaydı ki, yaptığımız 2 saatlik yürüyüş, yaylada kamp kurup geçirdiğimiz iki güne bedeldi diyebilirim. Etkilendim..ilk defa gördüğüm için ve doğanın güzelliğine bu kadar yakın olduğum için..  Keşke daha ulaşılabilir bir yerde olsaydı buralar..

Çocuklarla gitmenin stresine değdi mi değdi evet.. çocukların çok özgür kalabildiği bir ortamdı. Zaten en çok onlar eğlendi .. Her ne kadar yolu ve kamp alanının fazla bakir! olması canımı sıksa da farklı bir hafta sonu geçirdiğim için keyifli oldu. Tekrar gitmek ister miyim, tekrar çadır kampı yapmayı çok isterim! fakat daha medeni bir ortamda isterim. Yedigöller’de mesela. Milli parkın içinde çadır kuranlar için kolaylıkların olduğu bir ormanın içinde daha mutlu olabilirim.

Nerede olursanız olun, doğanın içinde vakit geçirmek, radyasyonsuz bir ortamda, kamp ateşinde ısınmak, gecenin zifiri karanlığında milyonlarca yıldızı seğretmek, sabah güneşiyle uyanmak, ormanın devasa çamlarının altında sohbetler etmek çok güzel bir olay 🙂 tavsiye tavsiye tavsiye….

Living in now…