Category: A New Earth

Yeni bir dünyaya dair izlenimler

Çocuklar Büyüyor ve Biz de…

Küçükken bir an önce büyüsün isteriz, büyüyünce de ne güzeldi eski günler deriz..

Niye hep içinde olduğumuz AN’ı değilde başka bir AN’ı istiyoruz?

Hep bir sonraki AN için özlem duyuyoruz?

Çok acaip bir mutsuz olma iştahı var herkeste..

Gerçekten insan dışında hiçbir varlık kendisine bu kadar acı çektirmeye istekli değil şu dünyada..

Daha yukarıdan bakmak bu kadar zor olamaz, çıldırdığımız her hangi bir durumda o ortamdan çıkmak (zihinsel olarak) ve daha yukarıdan bakmak ve olayın ne kadar da anlamsız olduğunu görmek, hele hele çıldıracak bir şey hiç olmadığını görebilmek lazım. İşte bunu biz hangi anlarda idrak ediyoruz biliyor musunuz, çok büyük acılar yaşadığımız zaman idrak ediyoruz. “Ya ben ne küçük, ne önemsiz şeylere kızmışım, üzülmüşüm bu güne kadar” deyip….

Evet çocuklar ebeveynlerin sınırlarını genişletmekle görevliler sanki.. Sanırım büyüme çağında annenin hem çok yorgun hem çok kızgın ama bir o kadar da yoğun zihinsel ve ruhsal gelişimi yaşandığı için o dönem bittiğinde bu kadar çok özleniyor..  Çünkü olayların bağırış çağırışın içinde hep sınırları genişletme esneme hareketleri var.. Dolayısyla bir gelişim var.. Çocuklar kendi hayatlarını kurduğunda yine sıkıntılar bitmiyor tabi çünkü gelişim için sıkıntı şart.

Yani büyümelerine şahit olmak hem güzel hem de yorucu. Çocuklarımız bizim şükür sebebimiz, keşke her anlarını zevkle yaşayabilsek..

Tutkular

Hayatta “tutkum” diyebileceğimiz bir şey bulabilmek zor mudur?

O öyle birşeydir ki “evet işte bunun için yaşıyorum” dedirtir insana.. Daha çok sanatla eşleştirilen bir kelime bu, onlar sanki tutkularının peşinden koşan az sayıdaki mutlu insanlar sadece..

Ama bir doğa sevgisi de tutkuya dönüşebilir değil mi mesela? Veya bir matematik sevgisi de..

Her sabah uyandığında bir insan o günü hevesle karşılayabiliyorsa, bugün de bunu yapacağım diye gözleri parlayarak evden çıkıyorsa, ne anlamlı bir hayattır yaşadığı..

Diğer yandan hayatının her ‘an’ı da bir anlam taşır kendi içinde.. Yataktan kalkmak, mutfağa yürümek, çayı koymak, bir zeytini ağzına atmak, arabanın radyo düğmesine basmak, kırmızı ışıkta beklemek… her an mı yoksa değerli ve yaşanası hayatımızda?

Bir hedefe kilitlendiğinde ve sadece onu yaptığın zamanlar mı mutlu olursun, yoksa yaşadığın her an mı -eğer içindeysen o anın- seni mutlu kılar?

Peşinde koşup o şeyin, sonra onu bulduğumuzda mı mutlu oluruz? Yoksa mutlu mutsuz iyi kötü hayatın her anı mı -eğer içindeysek o anın- mutluluk mudur?

Deli sorular değil mi 🙂

Aslında cevabı bildiğimiz…

Living in Now

“Whenever anything negative happens to you, there is a deep lesson concealed within it, although you may not see it at the time.”

“Negatif bir şey yaşandığı zaman, o an için görülemese de bunun içine gizlenmiş derin bir ders mevcuttur.”

Eckhart Tolle

Yeni Bir Dünya

Şimdiki evrimsel sürecimizin sonuna yaklaştıkça, egonun işlevi bozulur.

Tıpkı bir tırtılın kelebeğe dönüşmeden önce işlevini yitirmesi gibi.

Ama eski yok oldukça, yeni bir bilinç doğar.

Eckhart Tolle

Kampa gittik..

EYLÜL 2015 kocayayla Kampa gittik!

Hem de öyle böyle değil gerçek bir yaylaya çıkıp, bir gecemizi orada geçirdik! Düzce’ye git, orada köyden alışveriş yap, başla tırmanmaya.. 15 kilometreyi yaklaşık bir saatte gittik, git git bitmedi yol..

Çadırları kurduktan ve karnımızı doyurduktan sonra, düzlüğün hemen bitiminde başlayan ormanın içlerine doğru yürüyüşe çıktık.

İlk defa gerçek bir ormanın kokusunu hissettim, muhteşemdi, o nemlilik, o ağaçların inanılmaz heybeti, ayağını bastığın yumuşak yaprakların hışırtısı, devrilen koca kütükler, çeşit çeşit mantarlar, ağaçların arasından sızan ışık huzmeleri… öyle harikaydı ki, yaptığımız 2 saatlik yürüyüş, yaylada kamp kurup geçirdiğimiz iki güne bedeldi diyebilirim. Etkilendim..ilk defa gördüğüm için ve doğanın güzelliğine bu kadar yakın olduğum için..  Keşke daha ulaşılabilir bir yerde olsaydı buralar..

Çocuklarla gitmenin stresine değdi mi değdi evet.. çocukların çok özgür kalabildiği bir ortamdı. Zaten en çok onlar eğlendi .. Her ne kadar yolu ve kamp alanının fazla bakir! olması canımı sıksa da farklı bir hafta sonu geçirdiğim için keyifli oldu. Tekrar gitmek ister miyim, tekrar çadır kampı yapmayı çok isterim! fakat daha medeni bir ortamda isterim. Yedigöller’de mesela. Milli parkın içinde çadır kuranlar için kolaylıkların olduğu bir ormanın içinde daha mutlu olabilirim.

Nerede olursanız olun, doğanın içinde vakit geçirmek, radyasyonsuz bir ortamda, kamp ateşinde ısınmak, gecenin zifiri karanlığında milyonlarca yıldızı seğretmek, sabah güneşiyle uyanmak, ormanın devasa çamlarının altında sohbetler etmek çok güzel bir olay 🙂 tavsiye tavsiye tavsiye….

Living in now…

hep mutluluk..

Konuşurken hep mutluluk istiyoruz, ama ego haklı olmayı hep mutluluğun üzerine koyuyor.. Haklı olmayı hep tercih ediyoruz.

“Hiçbir şey egoyu haklı olmaktan daha çok güçlendiremez.”

Haklı olmak zihinsel bir durumla -bir bakış açısı, bir düşünce, bir yargı, bir hikaye- tanımlanmaktır.

Haklı olabilmek için tabii ki, başka birinin haksız olması gerekir ve dolayısıyla ego haklı çıkmak için haksız çıkarmayı sever.

Şikayet etmek ve tepkisellik vasıtasıyla yalnızca bir insan değil, bir durum da haksız çıkarılabilir.”Tolle

Bunu okuyan bir zihin, “bu cümlelere göre başımızı önümüze eğip hiçbir şey yapmayacağız” diye anlar. Düşünerek, anlamaya çalışarak, fikir yürütmeye çalışarak yani zihin ile baktığımızda yukarıdaki cümleler hiçbir şey ifade etmeyecektir. Zaten ego da bunu ister.

Ardındakini aramak lazım, herşeyin ardındakini..

Kardeşlerin bağlılığı..

IMG_9207Can ve Eren’den bahsetmeye devam;

Bu yaz tatilinde aralarındaki ilişki benim düşünebildiğimin ötesine geçti.. Birbirlerinden vazgeçemiyorlar. Aralarındaki yaş farkı az değil fakat büyük küçüğün yaşına hiç zorlanmadan inebiliyor. Eren’in kendisine has söylediği kelimeleri Can da kullanmaya başladı, hatta biz bile.. Artık dondurmaya ailecek do-do-do diyoruz mesela. 🙂 Eren büyürken ben o kadar rahatım ki.. daha az müdahale ediyorum Eren’e.. abisiyle aralarındaki tartışmalara karışmayabiliyorum, yemesine giyinmesine karışmayabiliyorum. Abi de olunca önünde, motor becerileri çok erken ortaya çıktı, kendi kendine yemek yiyebiliyor, çoraplarını çıkartıp terliklerini giyebiliyor, koşup da düştüğü zaman hiç ağlamıyor, isteklerinde direniyor, bir gün veya birkaç saat önce söylediği şeyi hatırlayabiliyor. En sevindiğim olaylardan bir tanesi de insanlara ve onların ne söylediğine hiç takmaması 🙂 etkilenmiyor, kendi kafasındakini yaşamaya devam ediyor. Ona kızarken çok rahatım, “ah içine mi atacak ne yaptım ben” diye kendime kızmıyorum 🙂

‘Presence’ yani an’da kalabilme diyeyim, bu hali korumaya çalışıyorum. Hoş çalışmakla olmuyor tabi de.  Kelimeler yerleşmiş bir kere.. Düşünce, düşünmeye ait, beklemeye ait, geçmişe ve geleceğe ait her türlü kelimeyi hafızamdan yok etmek istiyorum! Yapmak, çalışmak, düşünmek, ulaşmak, beklemek, hepsini hepsini..

An içindeyken (çünkü genellikle an dışındayız, an dışında bir şeyler peşindeyiz), orada düşünme diye bir şey yok. Düşünme başladığında anda olma hali kalkıyor.  Çünkü daima ‘bir sonraki işi” düşünüyoruz. Bütün hayatımız boyunca hemen her an, bir sonraki yapacağımız işi düşünüyoruz…. ne zavallıca! O bir sonraki an gelmiyor ki, çünkü o an geldiğinde o şimdiki an oluyor. Presence hali hem kendinle hem herkesle hem herşeyle tam bir mutabakat hissettiğin bir an. Yani kabullendiğin.. herşeyi herkesi ve kendini…  

Bir sonraki an ile ilgili hiçbir beklentin yok. Hiçbir duygun düşüncen istediğin istemediğin yapacağın yapmayacağın… hiçbir şey yok. Çünkü tüm bunlar hepsi düşünce ve zamanın içinde hapsolmuş bir ben ile alakalı şeyler… O kavramların içine hapsolmuş ben dışındaki O ASIL BEN’E ulaştığında -ki bunun için yaşıyoruz- tüm dünya gözüne bambaşka gözükmeye başlıyor…

Bu asla düşünmeyeceğiz ya da düşünmemeliyiz anlamına gelmiyor. Tabii ki plan yapacağız bir gün sonrasının bir ay sonrasının.. Ama bu planları yapacağız ve bitecek. Plan yaparken, ah öyle mi olsa, böyle mi yapsam, onu yaparsam bu olur, yok öyle olmaz gibi kaygılar endişeler içinde KAYBOLMAYACAĞIZ.

Çocuklarım da bu ‘presence’ halin içinde benimle birlikte bol bol bulunurlarsa  daha ne isterim ki onlarla ilgili ben!

Formlar Dünyası..

Hiç plan yapmadan şu boş sayfanın önüne geçtim. bakalım ne olacak diye.

Dış görünüm ne kadar önemli hayatlarımızda değil mi?

Hiç önemli değil deriz ama aklımız fikrimiz nasıl daha iyi, daha akıllı, daha güzel görünebilirim diye düşünür..

Herhalde farklı bir boyuttan bakıldığında, nasıl göründüğümüz içimizden taşan enerjiye bakılarak anlatılabiliyordur.

Yani üzerinde ne olursa olsun, makyajın olsun olmasın, içerden dışarı taşan şeyi görüp ona göre tanıyorlardır insanları. Şeffaf insan gibi.

Kendimizi kendi dışımızda sahip olduğumuz şeylerle tanımlamaya çok alışmışız. İsmimiz, eğitimimiz, değerlerimiz, inançlarımız bütün bunlar bizi biz yapıyor veya yapıyor-muş gibi düşünüyoruz. Tüm bunların da arkasında daha başka daha sabit daha değişmeyen, daha duygu-düşünce içermeyen, daha güçlü bir BEN olabileceğini hiç düşündünüz mü? İsmi, şekli, inançları, istekleri, mutsuzlukları, hedefleri, kısacası formu olmayan bir BEN..  Hiç bir form taşımaksızın içerde bir BEN var. O bu bedenle veya bu bedenin taşıdığı isim altındaki kurduğu karakterle alakası olmayan bir BEN. O daha formsuz, o daha sonsuz, o doğumla ölümle sınırlı olmayan bir BEN. O’nu zaman zaman anlık da olsa hissedebilirsiniz. Doğanın içindeyken, hiçbir şey düşünmezken, oldu ya bir an geldi o an hiçbir şeye yorum yapmadan yalnızca durdunuz, kaldınız. O an ‘da içinizde hissettiğiniz şey.

Sokakta bir sandığın üzerinde oturuyorsunuz ve gelip geçen insanlardan yardım dileniyorsunuz. S e n e l e r c e.. Sonra birisi o sandığın içinde ne var baktın mı hiç diye soruyor. Kalkıp sandığı açtığınızda orada seneler boyu dilenerek istediğiniz, ihtiyacınız olan her şeyin dolu dolu var olduğunu görüyorsunuz….. vavvvv….