Category: Eğitim Stratejileri Üzerine Çalışmalar

İçimizdeki potansiyeli en üst seviyeye çıkarmak..

Geçtiğimiz günlerde Singularity Üniversitesi’nde bir konuşma yapan Yazar Michael Gelb, tarihin en büyük

düşünürlerinden Leonardo da Vinci‘den örnekler sunarak içimizdeki potansiyeli en üst seviyeye çıkarma konusundaki fikirlerini paylaştı. Gelb, yaptığı konuşmada üstün yetenek için temel oluşturduğuna inandığı yedi da Vinci ilkesini paylaştı:

  1. Merak: Hayata karşı dindirilemeyecek derecede meraklı bir yaklaşım izlemek.
  2. İspat: Bilgiyi her zaman tecrübeyle sınamak.
  3. Hissetme: Tecrübenin açıklığa kavuşması için hislerin sürekli olarak geliştirilmesi.
  4. Sfumato(Rönesans Dönemi’nde kullanılan resim tekniklerinden biri. En iyi örneğinin da Vinci’nin Mona Lisa tablosu olduğu düşünülüyor). Belirsizliği ve kuşkuyu kabullenme gönüllülüğü.
  5. Bilim ve Sanat: Bilim ve sanat, mantık ve hayal gücü arasında denge kurmak.
  6. Vücudi olma: İki eli kullanabilme, vücudu zinde tutma ve dengeyi sağlama.
  7. Bağlantı kurma: Etraftaki her şeyin ve her olayın bağlantısını kavrayabilme.
    Da Vinci’nin insanın içindeki potansiyeli açığa çıkarma yaklaşımları, günümüzde sağlıkla ilgili kabul gören fikirlerle uyuşuyor.

Kaynak: dunyahalleri.com

İç dünyamızda çocuklarımıza ayırdığımız zamanlar..

Özellikle de bu ülkede ebeveynlik nasıl bir takıntıdır hiç düşündünüz mü?

Kendi kendimi gözlemlediğim durumlardan bahsedeceğim.

Çocuklarımın hayatlarına yüksek dozlarda müdahale ettiğimi farkediyorum.

Çünkü odağımda onlar var.

Sanki onların hayatı benim hayatımmış gibi hissediyorum.

Küçükler diye yönlendirilmeleri gerekiyormuş gibi hissediyorum. 

Her davranışlarından sorumluyum sanki. Her laflarından her düşüncelerinden ben sorumluyum. 

Öyle bir içsel bağ ki bu.. normalmiş gibi geliyor..

Çünkü hayatlarında pekçok şeye ben karar veriyorum, belki de beni yanıltan da bu.. yiyeceklerini, giyeceklerini ben alıyorum, gidecekleri okullara ben karar veriyorum, gezecekleri yerleri de ben seçiyorum.. peki bu bana onların karakterlerine müdahale etme hakkını da verir mi?

Elbette hayır.

Kaptırmış gidiyorum bu annelik davasına..

Onlara sahipmişim gibi.. istemediğim birşey görünce sinir olmak mesela.. halbuki ne haddime!

Halil Cibranın şu meşhur şiiri geliyor aklıma tabii..

Benim öncelikle kendi iç dünyamda bu annelik meselesini doğru yere oturtmam gerekiyor. Çalışan bir anne olabilirim, bol bol seyahat edip çocuklarından ayrı da kalabilen bir anne olabilirim ama iç dünyamda ona yapışık yaşıyorsam bir işe yaramıyor bu!

Bir birey yetiştirmek istiyorum ama bu iş kitap laflarıyla çocuğun başının etini yemek, dır dır dır etmekle olacak iş değil..

Bırakarak ve kendi yaşamınla örnek olarak olacak bişey.. Ne zor şeymiş bu bırakmak…

Anaokulu üzerine düşünceler

Okul günleri başladı. Can’ın anaokulu zamanlarıyla Eren’in anaokulu zamanları çok farklı olacak hissediyorum.

Can anaokuluna başladığında bu benim ve tüm ailem için  o kadar büyük bir olaydı ki..

Burada sitede bile bir dolu yazılar yazmışlığım var o dönemlerde.

Ne kadar heyecanlıymışım ne kadar toymuşum. Benim kalbimdeki o kaygı aynen oğluma da yansımıştı. Kaygı duyduğum ölçüde de olayları değiştiremediğimi öğrendim artık. Yani ne kadar kaygı o kadar yapamama..

Elbette ki Eren’le yepyeni öğrenmeler yaşayacağım. Can’da öğrendiklerim işe yaramayacak bazen. Çünkü her çocuk farklı ve hepsi farklı şeyler öğretiyorlar anneye. Bu küçük kahraman hassas varlığını öyle saklıyor ki benden, bazen ben bile göremiyorum içindeki titreyen kalbini.. Kocaman adam gibi, abisiyle yarışan, abisinin önüne geçemediği için çıldıran bir çocuk. Yapmaya karar verdiği şeyi yapan, yaptıran bir çocuk. Hedefler peşinde koşturuyor..

Ben ancak çok sakinken ve tamamen ona odaklanmış durumdayken görebiliyorum içinin nasıl sevgiyle titrediğini.

Onu keşfetmek için kendime daha çok yer açabildiğim için mutluyum…

Kardeşlerin bağlılığı..

IMG_9207Can ve Eren’den bahsetmeye devam;

Bu yaz tatilinde aralarındaki ilişki benim düşünebildiğimin ötesine geçti.. Birbirlerinden vazgeçemiyorlar. Aralarındaki yaş farkı az değil fakat büyük küçüğün yaşına hiç zorlanmadan inebiliyor. Eren’in kendisine has söylediği kelimeleri Can da kullanmaya başladı, hatta biz bile.. Artık dondurmaya ailecek do-do-do diyoruz mesela. 🙂 Eren büyürken ben o kadar rahatım ki.. daha az müdahale ediyorum Eren’e.. abisiyle aralarındaki tartışmalara karışmayabiliyorum, yemesine giyinmesine karışmayabiliyorum. Abi de olunca önünde, motor becerileri çok erken ortaya çıktı, kendi kendine yemek yiyebiliyor, çoraplarını çıkartıp terliklerini giyebiliyor, koşup da düştüğü zaman hiç ağlamıyor, isteklerinde direniyor, bir gün veya birkaç saat önce söylediği şeyi hatırlayabiliyor. En sevindiğim olaylardan bir tanesi de insanlara ve onların ne söylediğine hiç takmaması 🙂 etkilenmiyor, kendi kafasındakini yaşamaya devam ediyor. Ona kızarken çok rahatım, “ah içine mi atacak ne yaptım ben” diye kendime kızmıyorum 🙂

‘Presence’ yani an’da kalabilme diyeyim, bu hali korumaya çalışıyorum. Hoş çalışmakla olmuyor tabi de.  Kelimeler yerleşmiş bir kere.. Düşünce, düşünmeye ait, beklemeye ait, geçmişe ve geleceğe ait her türlü kelimeyi hafızamdan yok etmek istiyorum! Yapmak, çalışmak, düşünmek, ulaşmak, beklemek, hepsini hepsini..

An içindeyken (çünkü genellikle an dışındayız, an dışında bir şeyler peşindeyiz), orada düşünme diye bir şey yok. Düşünme başladığında anda olma hali kalkıyor.  Çünkü daima ‘bir sonraki işi” düşünüyoruz. Bütün hayatımız boyunca hemen her an, bir sonraki yapacağımız işi düşünüyoruz…. ne zavallıca! O bir sonraki an gelmiyor ki, çünkü o an geldiğinde o şimdiki an oluyor. Presence hali hem kendinle hem herkesle hem herşeyle tam bir mutabakat hissettiğin bir an. Yani kabullendiğin.. herşeyi herkesi ve kendini…  

Bir sonraki an ile ilgili hiçbir beklentin yok. Hiçbir duygun düşüncen istediğin istemediğin yapacağın yapmayacağın… hiçbir şey yok. Çünkü tüm bunlar hepsi düşünce ve zamanın içinde hapsolmuş bir ben ile alakalı şeyler… O kavramların içine hapsolmuş ben dışındaki O ASIL BEN’E ulaştığında -ki bunun için yaşıyoruz- tüm dünya gözüne bambaşka gözükmeye başlıyor…

Bu asla düşünmeyeceğiz ya da düşünmemeliyiz anlamına gelmiyor. Tabii ki plan yapacağız bir gün sonrasının bir ay sonrasının.. Ama bu planları yapacağız ve bitecek. Plan yaparken, ah öyle mi olsa, böyle mi yapsam, onu yaparsam bu olur, yok öyle olmaz gibi kaygılar endişeler içinde KAYBOLMAYACAĞIZ.

Çocuklarım da bu ‘presence’ halin içinde benimle birlikte bol bol bulunurlarsa  daha ne isterim ki onlarla ilgili ben!

7 yaş soruları..

Oğlum inanılmaz güzel sorular sormaya başladı.

Alakasız bir anda geliyor sorular, arabadan inmiş eve girerken mesela  “Anne birinin evine hırsız girdiğinde polisi ararız, polis hırsızı yakalar değil mi, yani anne hep iyiler kazanır değil mi?”

Hep iyiler kazanır değil mi?  … hadi bakalım..

Bir yandan çok seviniyorum coşuyorum bu soruları duyunca diğer yandan daha özel bir zaman ayırıp uzun uzun anlatmak istiyorum bunu beceremiyorum. Zaman ayırdığım zaman da Can konuşmayı istemiyor oluyor.. Karar verdim sorduğu anda, ne söyleyebilirsem o kadar söylüyorum, başka bir ana bırakmıyorum artık..

Soyut kavramları anlamaya başladığı yaştayız. Yani zihni bir yetişkin zihnine yaklaşıyor artık. “Allah” üzerine konuşmak istiyor, soyutu zihninde bir yere oturtacak senden yardım istiyor. Bence 7-11 yaş arası harika bir dönem!!

Ne mutlu ki, içim olağanüstü rahat bir biçimde oğluma vereceğim cevaplar var. O’na kendi algımı anlatabilirim ve diyebilirim ki “ben böyle hissediyorum sen de büyüyünce böyle veya farklı hissedebilirsin.”

Şöyle bir cevap verdim ona:

“Oğlum her zaman iyiler kazanmayabilir. Daha doğrusu her zaman iyiler kazanmıyor gibi görünebilir. Hırsız eve girer, ama polis hırsızı yakalayamaz. O zaman iyiler kazanmıyor gibi görünür. Ama zaman geçer ve evine hırsız giren insan, “iyi ki böyle olmuş ben bu olaydan birçok şey öğrendim” diyebilir. Yani her olayda hepimiz bir şeyler öğreniriz. Bu iyi bir şeydir. “

Tabii ki ortam müsait olsa konuşur da konuşurum ama zaman yok.. zaten olmasın da. Bir kaç cümleden sonra tam dikkatini toplayamıyor. Çünkü zaten alacağını birkaç kelimeden de alıyor olmalı.

Livinginnow

7 yaş

Kafamı takmışım zamana ve hayatımızı nasıl etkilediğine..  ama ciddi takmışım öyle böyle değil.. seneler oldu takalı..

Can 7,5 yaşını doldurdu, hızla büyüyor, bedeniyle zihniyle fikriyle duygusuyla birlikte.. Tabiki bana büyük mücadele alanları yaratarak…

Tam “anladım, bu yaşta böyle anlaşacağız” diyorum.. hop yeniden yeni bir davranış şekli ve düşünceyle karşılaşıyorum!

Daraldığım an geliyor, daralıyorum deyip sinirleniyorum.. hop daha başka bir şey çıkıyor altından, nasıl desem yetişemiyorum gelişmesine Can’ın..

En etkileyici tarafı kendimden bir dolu şey görmem Can’da.. Yüzüme vuruyor yaptığı her şeyle, “bak anne sen böylesin, ben de aynısı oldum” der gibi.. Beklediğim soruları artık sormaya başladı, ölmekle ilgili soruları :)) bana göre en kolay sorulardan biri, sorsun da anlatayım diye hevesle beklediğim konulardan.. arabada bir yere giderken pat diye soruveriyor “anne ölüyorsak niye yaratıldık biz” gibi .. ben de hevesle anlatıyorum.. kendimi çok mutlu hissediyorum ona ölüm, hayatlar, çeşitli formlarda hayatlar, dünya ve diğer mekanlar gibi şeyleri anlatırken.. Uzaylılar var mı diye de soruyor, cevap dakikalarca konuşuyorum konuşuyorum 🙂 neyse ki bıkmıyor dinliyor..

Çok neşeli, rahat, gerilimsiz bir birinci sınıf geçirdik. Her ne kadar okul hayatı, okul müfredatı, okul kültürü gibi içeriğinden hoşlanmadığım bir sistemin içine soksam da oğlumu, artık boşu boşuna kederlenmiyorum. It is what it is.. Olan buysa bana düşen kabullenmek. Bu sistemin içinde doğal olarak, çocuğun özüne ait pek az şey destekleniyor. Evde takviye ettiğim kadar ediyorum. Disipline girme konusunda kabiliyetli olduğu için ve asi bir çocuk olmadığı için Can’ın adaptasyonu beni yormadı. İlkokul çocuğu artık o 🙂 okul kültünü aldı ve gerisi kendiliğinden gelecek.. Öyle veya böyle..

Geçmiş veya gelecek yok, sadece ve sadece şu an var..

 

Optimizasyon Kavramı .. Eğitimdeki Uyarlamaları Hakkında Yorumlar..

http://www.guneslibirgun.com/egitimde-optimizasyon-ve-sistem-dusuncesi/

“Değişime karşı çıkanlar, cesaretinizi kırmak için her yolu deneyecektir. ” Robert E. Knowling

Dünyadaki insanların bir kısmı değişime direnç göstermekle,  bir kısmı değişime ayak uydurmakla mücadele halindeler. Çok az bir kısmı ise nispeten bu iki gruba göre daha rahat. Onlar kimler mi? Elbetteki değişimi başlatanlar.

Dünyadaki değişimden en çok  etkilenen sektörlerden biri de şüphesiz eğitim. İşin  tuhaf yanı yapılan araştırmalara göre değişime en çok direnen sektörlerden biri eğitim sektörü ve bu sektörde çalışan insanlar.

Gelecek bilimciler, değil birkaç iş değiştirmek insanların 40-50 yıllık çalışma hayatları içinde 4-5 meslek değiştireceklerini öngörüyorlar. Peki bu  nasıl mümkün olabiliyor? Elbette teknolojinin sağladığı imkanlarla. İnsanlar dört yıllık bir fakülte mezunu olmadan da gerekli işleri yapacak yeterliliklere uzaktan eğitimler ya da seminerler yoluyla ulaşabiliyor ve altı ay gibi kısa sürelerde yeni öğrendikleri bilgileri hayatlarına anlamlı bir şekilde dahil edebiliyorlar. Günümüzde pek çok insanın mezun olduğu bölümlerden çok farklı alanlarda çalışabiliyor olması bunun en önemli göstergelerinden biri.

*

Bu kadar hızlı değişen bir dünyada başarılı olmanın anahtarı ise sürekli olarak kişilerin kendisini ve bağlı bulunduğu kurumları “optimize” etmesinden geçiyor.

Optimize etmenin kelime anlamı “en uygunlaştırma”.

Tamer Dövücü’ye göre bir şeyi “en uygunlaştırma”; değişmemesi gerekenleri korumak, iyi yaptıklarını iyileştirmek (toplam kalite yönetimi), kötü yaptıklarını çıkarmak ve yeni çözümler eklemek (inovasyon) olarak dört aşamada gerçekleşiyor.

Optimizasyonu kişi bazında ele alacak olursak. Kişinin hayatında değişmemesi gereken şeyler, temel değerleridir. Sevgi, saygı, güven gibi. Örneğin bir insanın temel değerlerinden biri dürüstlükse yalan söyleyen bir insana tahammül edemez.

İyi yaptıklarını iyileştirmek anlamında, bir kişinin toplum önünde rahat konuştuğu halde etkili sunum tekniklerini öğrenmesini örnek verebiliriz.

Kişinin bağımlılıklarından ya da korkularından kurtulmaya çalışması da kötü yaptıklarını çıkarmak olarak değerlendirilebilir.

Yeni alışkanlılar edinme ise kişinin sigarayı bırakıp spora başlaması, endişelerinden kurtulmak için daha çok hayatın içinde yer alması ve bu amaçla çeşitli kurslara ve eğitimlere giderek kendine yatırım yapması olarak düşünülebilir.  Bu kişinin kendi kendine inavosyonuna güzel bir örnektir.

*

Eğitim kurumları için  “optimizasyon” olmazsa olmaz kavramlardan biridir.

Eğitim kurumlarında optimizasyon gerçekleştirebilmek için sistemleri çok iyi tanımak gerekir. Sistemler, döngüsel ve lineer olmak üzere iki şekilde çalışır.

Sistemler döngüselse ve sistemdeki parçalardan biri vazgeçilmezse çarpıyla çalışır. Örneğin öğretmen- öğrenci ve öğretim metodu şeklinde döngüsel bir sistem düşünelim. Bunların her birine 10 üzerinden bir puan verecek olursak 9x8x8= 580 puan elde ederiz. Bunlardan birinin sıfır olduğu durumda ise diğerleri de sıfırlanır.  9x8x0= 0

Senge’nin Beşinci Disiplin adlı kitabında sözünü ettiği gibi bu durum bize bütünün parçalarının toplamından daha fazla olduğunu sürekli hatırlatmalıdır.

Lineer sistemler ise toplama fonksiyonuyla çalışırlar. Örneğin Türkçede dil bilgisi konularından her biri bir toplama fonksiyonunu oluştururlar.

İnsan vücudu da sindirim sistemi, sinir sistemi gibi pek çok sistemin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Saçlarınız dökülebilir, hayatınıza devam edersiniz. Bu bir toplama fonksiyonudur; ancak böbreklerinizi çıkardığımızda sonuç malum.

İyi bir eğitim yöneticisinin iş yerindeki “çarpanları” gözden kaçırmaması gerekir. Bu çarpanlar iş yerinin sahip olduğu temel değerler olduğu gibi, kadrodaki kişilerden bir veya birkaçı da olabilir. Yani “Hiç kimse vazgeçilmez değildir.” savı her zaman için doğru değildir.

Bunun yanı sıra optimizasyonun üçüncü maddesine göre de vazgeçmemiz gereken şeylerden zamanında vazgeçmemiz gerekir. “Kötü olanları ele!”

Genel anlamda sorunlar, döngüsel sistemleri lineer algılamaktan kaynaklanır. Sistemi toplama olarak görenler sistemin bir parçasını değiştirdiklerinde belirgin bir düzelme sağlayacaklarına inanırlar; ama genelde bu çözümler pek işe yaramaz. Çözüm, çarpan değerleri sürekli olarak iyileştirmekten geçer.

Erdoğan Yılmaz, eğitimi oluşturan öğeleri şu şekilde gruplar:

1. Ayrı rollere sahip insanlar (öğretmenler, yöneticiler, rehberler ve aile)

2. Toplumsal- kültürel değerler  (eğitim ortamındaki ilişkiler)

3. Maddi alt yapı (fiziksel yapı, ortam, araç-gereçler)

4. Eğitimin felsefesi (amaçlar, programlar, yöntemler)

Bunları döngüsel bir sistem olarak düşündüğümüzde en ortada öğrenci yer alır. Sonuçta her şey “öğrenci” için vardır.

Eğitim kurumlarında karşılaşılan sorunları sistem bütünlüğü içerisinde ele almazsak  yalnızca yeni hayal kırıklıkları yaratmış oluruz.

Erdoğan Yılmaz “Eğitime Sistem Düşüncesi ile Bakmak” makalesinde bu durumu şu şekilde örneklemiş: “Öğretmenlerden bir ikisinin “iyi” olması, “çok iyi” bir yöneticinin varlığı  ya da “mükemmel” bir fiziki çevre, teker teker iyi olsa da hedefe ulaşmak için yetmez. Önemli olan, bu parçaların uyum ve denge içinde kaynaşmış olması ve etkin bir işlerlik içinde bulunmasıdır. “

Burada sihirli kelime “denge”. Özelllikle döngüsel sitemlerde sistemi oluşturan çarpan fonksiyonlarının birbiriyle denge içinde olması her alanda başarıyı getirir. Denge yitirildiğinde sistem kendini tüketmeye başlar ki en tehlikeli durumlardan biri budur.

*

Öğrenen organizasyonlar yaratabildiğimizde sistemlerin kendilerini tüketmesinin önüne geçmiş ve  çözüme biraz daha yaklaşmış oluruz. Bunun için Peter Senge’nin öğrenen organizasyon yaratabilmek için verdiği beş maddelik reçeteyi çok iyi özümsemek gerektiği kanısındayım.

Nedir bunlar?

Birincisi bireysel ustalığı yayma. Senge’ye göre bireysel ustalık sahibi insanlar devamlı öğrenci gibi yaşar. Onlar için öğrenme hiçbir zaman bitmez. O yüzden, bireysel ustalık bir yetkinlik ya da bilgi değildir, bir süreçtir. Bireysel ustalar, zayıf ve güçlü yönlerinin farkındadırlar. Bu yüzden kendilerine güvenleri tamdır.

İkincisi, zihinsel modellerimizin farkına varmaktır. Zihinsel modeller NLP’de meta model olarak nitelendirilen bizi biz yapan düşünce kalıplarıdır. Şimdiye kadar keşfedilen 50′ye yakın meta model bulunmaktadır. Örneğin bazı insanlar görev odaklıdır, bazı insanlar ise ilişki odaklıdır.  Eğitim yöneticisinin kimlerin görev odaklı, kimlerin iletişim odaklı olduğunu doğru tespit etmesi gerekir. Çünkü üst kademelerin iletişim odaklı olması, alt kademelerin ise görev odaklı olması daha iyidir.

Üçüncüsü paylaşılan bir vizyon yaratmaktır. Eğitim kurumlarında çalışan her bireyin çalıştığı kurumun vizyonunu çok  iyi bilmesi, bunun kendi kişisel vizyonuyla çelişmiyor olması ve bu vizyona tutkuyla bağlı olması gerekir ki bu da başarıyı beraberinde getirir. Senge’ye göre ortak vizyon var ise, “uyum kültürü” değil adanmışlık vardır. Adanmışlık, ulaşılmak istenen ortak hedef için sınırları zorlamayı, deney yapmayı ve inovasyonu teşvik eder.

Dördüncüsü takım halinde öğrenmektir. Senge, ekip üyelerinin varsayımlarını bir kenara bırakıp ortak düşünme sürecini başlattıkları  noktada ortak öğrenmenin başlayacağını ve bunun daha sonra ortak harekete dönüşeceğini söyler. Öğretmen Akademisi Vakfı tarafından hayata geçirilen “Meslektaş Çemberleri Yoluyla Okul Gelişim Projesi”  takım halinde öğrenmenin en güzel örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Sonuncusu ve aslında diğer dört maddeyi birleştiren ve kitaba adını veren beşinci disiplin ise sorunlara sistem düşüncesi ile yaklaşmak. Yani parçaları değil bütünü görmek, başka bir deyişle büyük resmi görmek.

Sonuç olarak eğitim döngüsel bir sistemdir. Döngüsel bir sistem olduğu için de döngüyü oluşturan bütün çarpanların inovasyonu sistemin devamlılığı açısından hayati önem taşır.  Sistemleri doğru anladığımızda ve denge unsurunu göz ardı etmeyip başta kendimiz olmak üzere çalıştığımız eğitim kurumlarını optimize ettiğimizde başarı kaçınılmaz olacaktır.

Çocuk sosyalleşme süreci ve ana okulu

Üç-dört yaşlarında çocuklar birbirlerinin oyunlarına katılmadan, arkadaşları ile yan yana oyunlar oynarlar. Bu başkaları ile ilişki kurmanın ve sosyalleşmennin ilk adımlarıdır. Bizlerden sürekli onur kırıcı, baskı koyucu, yön belirleyici yaklaşımlar gelir. “Hadi çocuğum oynasanıza, bak ne güzel kardeş, hadi bakayım arkadaş olun…” Halbuki bu dönem “yan yana” oyun dönemi değil. Aynı cinsin davranışları yan gözle izlenir.

diyor Sabiha Paktuna. Her zamanki gibi muhteşem söylemiş çünkü çocuk beyniyle ve çocuk algısıyla yaklaşarak bakıyor olaya..

Bir yetişkin gibi baktığında nasıl da herşey ters gidiyor oysa.. Bütün mücadele bundan kaynaklanmıyor mu yetişkinin çocuğunu bir an önce kendi gibi yapmaya çalışmasından?? bir an önce paylaşsın, bencil olmasın, olgun olsun, sözden anlasın, kendi isteklerini arka plana atmayı bilsin, beklemeyi bilsin, acele etmesin ooooooo milyonlarca istek…. ve bu konuda yapılan beyin yıkama operasyonları süreeerr gider…

bir gün gelir ve çocuk artık annenin söylediği gibi olmaya başlar, anne gurur duyar kendiyle, çocuğumu eğittim!!… ‘bak şunun çocuğu hala annesiyle inatlaşıyor, bak şunun oğlu hala şımarık sürekli kendi dediği olsun istiyor, eğitememişler çocuklarını’ der!!

O çocuklara bakınca içim cız ediyor… O susmuş.. susturulmuş çocuklara…

O küçücük bedenlerinde büyük büyük davranışlar içinde olan çocuklara…

Gözlerdeki o ışıltı bastırılmış, o soru sorma içgüdüsü kaybolmuş çocuklara, o bencil olma arzusunu bastırmak zorunda kalan çocuklara,

o su birikintilerine atlama isteği kalmamış çocuklara…

Sabiha Paktuna okuyun… içtenlikle öneririm..