Category: Eğitim Stratejileri Üzerine Çalışmalar

Gerçek ihtiyacımız..

Genelde ‘Aferin!’, insan hayatının salt görülebilen ve ölçülebilen davranışlara indirgendiği bir psikolojik yaklaşımdan miras kalmıştır. Ne yazık ki bu yaklaşım, davranışların altında yatan duygu, düşünce ve değerleri gözardı eder. Örneğin bir çocuk, övgü almak için ya da arkadaşının karnının doyduğundan emin olmak için yemeğini bir arkadaşı ile paylaşabilir. Paylaşmasına yapılan övgü, bu iki farklı dürtüyü gözardı eder. Daha da kötüsü, aslında istenmeyen dürtüyü körükler ki bu da çocukların gelecekte övgü peşinde koşmalarına sebep olur.

Çocukların gerçekten ihtiyacı olan şey, koşulsuz şartsız desteğiniz ve sevginizdir. Bu, övmenin tam tersidir. ‘Aferin!’ in bir bağlayıcılığı vardır. Bizi memnun eden şeyleri yaptıkları ve bizim için kul köle oldukları sürece onlara ilgi, alaka ve onay vereceğimiz anlamına gelir.

Peki çözüm nedir? Duruma göre değişir. Ancak ne söylemeyi tercih edersek edelim bu, çocuğun yaptığına yönelik değil, çocuğun kim olduğuna duyduğumuz sevgimizden ve samimiyetimizden kaynaklanması önemlidir. Koşulsuz destek sağlandığında ‘Aferin!’e gerek kalmaz ama koşulsuz desteğin olmadığı yerde de ‘Aferin!’ bile yetersiz kalacaktır.

Alfie Kohn

Telif Hakkı © 2001, Alfie Kohn, Küçük Çocuklar, Eylül 2001 sayısından alınmıştır ve yazarın izni ile Selime Onmuş tarafından çevrilip basılmıştır. Bu konu hakkında daha fazla bilgi için lütfen www.alfiekohn.org adresini ziyaret edin.

Övgü Bağımlılık Yaratır..

Florida Üniversitesi’nde bir araştırmacı olan Mary Budd Rowe, öğretmenleri tarafından aşırı övülen öğrencilerin soruları cevaplarken daha çekingen davrandıklarını ve cevaplarını soru sorar gibi verdiklerini (‘sekiz mi?) saptamış. Bu öğrenciler, bir yetişkin onlarla aynı fikirde olmadığı zaman hemen kendi fikirlerinden vazgeçme eğilimi göstermişler. Aynı zamanda bu çocuklar, zor görevlerde daha çabuk pes edip diğer öğrencilerle fikirlerini paylaşmada daha az istekli davranmışlar.

Kısacası, ‘Aferin!’ çocuklara güven duygusu vermez, eninde sonunda kendilerini daha az güvende hissetmelerine sebep olur. Hatta, bol övgü bizi bir kısır döngüye bile sürükleyebilir; biz onları övdükçe onların övgüye olan ihtiyaçları artar ve daha fazla övmemiz gerekir. Ne yazık ki bu çocukların bazıları, yaptıkları şeyin iyi olup olmadığını onlara söyleyip sırtlarını sıvazlayacak birilerine ihtiyaç duyan yetişkinler haline gelecekler. Eminim evlatlarımız için istediğimiz şey bu değildir.

Alfie Kohn

Telif Hakkı © 2001, Alfie Kohn, Küçük Çocuklar, Eylül 2001 sayısından alınmıştır ve yazarın izni ile Selime Onmuş tarafından çevrilip basılmıştır. Bu konu hakkında daha fazla bilgi için lütfen www.alfiekohn.org adresini ziyaret edin.

“Aferin” demeyi bırakabilmek gerekiyor..

Kötü davranışları ortadan kaldırmak için olumlu davranışları övmeyi seçmenin uzun vadede etkisi yoktur. İstenen sonucu aldığımızda bile, çocuğun ‘doğru davrandığı’nı söyleyemeyiz; doğrusu övgünün onu ‘doğru davrandırttığı’dır. Bunun alternatifi, çocuk ile beraber hareket edip, bu şekilde davranmasının sebeplerini bulmaya çalışmaktır. Bazen çocukların bize boyun eğmelerini sağlayacak yöntemler bulmak yerine kendi isteklerimizi tekrar gözden geçirmemiz gerekebilir. (Dört yaşında bir çocuğa ‘Aferin!’ diyerek onun uzun bir sınıf toplantısında ya da bir aile yemeğinde sessizce oturmasını sağlamaya çalışmak yerine küçük bir çocuktan böyle birşey istememizin mantıklı olup olmadığını sorgulamamız gibi.)

Aynı zamanda çocukları da karar verme sürecine dahil etmemiz gerekir. Eğer çocuk diğer insanları rahatsız eden şeyler yapıyorsa daha sonra onunla oturup ‘Bu sorunu çözmek için sence ne yapmamız gerekir?’ diye sormamız, tehdit veya rüşvetten muhtemelen daha etkili olacaktır. Bu yöntem, bir yandan çocuğun problem çözmeyi öğrenmesini desteklerken öte yandan ona fikirlerinin ve duygularının önemli olduğunu da gösterecektir. Tabii ki bu yöntem zaman, ilgi, yetenek ve cesaret gerektirir. Çocuk bizim uygun gördüğümüz şekilde davrandığında ona ‘Aferin!’ demek bütün bunları gerektirmez. İşte bu yüzden çocuklara ‘yaptırılan’ şeyler, çocuklarla ‘beraber’ yapılan şeylerden daha popülerdir.

Telif Hakkı © 2001, Alfie Kohn, Küçük Çocuklar, Eylül 2001 sayısından alınmıştır ve yazarın izni ile Selime Onmuş tarafından çevrilip basılmıştır. Bu konu hakkında daha fazla bilgi için lütfen www.alfiekohn.org adresini ziyaret edin.

YUVAYA BAŞLAMAK ve BAŞLAYAMAMAK

Sevgili anneler, bu hafta bana çok sık danıştığınız yuva konusundaki sıkıntıların nedenini anlamaya çalışalım.

Doğduğu günden beri içinde olduğu güvenli evinden ayrılıp yepyeni bir ortam ve tanınmayan birçok yüzün bulunduğu yuva (yani yeni ve yabancı bir ortam) yaşamına başlamak, çocuk için bizim anlayamadığımız bir korku duygusu ile eşlenir.

Buradaki korkunun adı ‘kaybetme korkusu’dur; anneyi ve evini kaybetme korkusu.

Oysa anne şimdiye kadar olduğu gibi ya iştedir ya evde. Ev de yer değiştirmez olduğu yerdedir. O halde, çocuğun içinde bulunduğu durum nasıl bir kaybetme algısıdır?

Burada bir soluk alıp konuyu değiştirsem ve aklıma takılan bir soruyu sizlere sorsam: Aşağıda görülen yarı doğru, yatay bir düzlemde 180 derece açılımın orta noktasından başlamak üzere ve birbirlerine
eşit aralıkla yerleştirilmiş 18 adet yarı doğrudan hangisi ile eşleniktir? Sorunun görsel ifadesi de şöyle:

Gördüğünüz gibi sorunun sözel anlaşılırlığı ile şekilsel anlaşılırlığı biraz farklıdır. Her iki anlatımın anlaşılabilmesi için sözel ve uzayda-görsel algı gibi iki farklı beyin sistemi kullanılır. Bu sistemlerden biri diğerine üstün olabilir ya da bu sistemlerden biri hiç olmayabilir. O durumda birey aynı gerçeğin farklı anlatım şekillerinden farklı anlamlar çıkarır, ya da birini anlayabildiği halde diğerini anlayamaz.

Sevimli E.T. ile tanışalım…

Gelelim yuvaya gitme hazırlığında olan minik E.T.’ye. (Ben onları E.T.’ye benzetirim sevgiyle…)

Bizim sevimli E.T., annesinin eline yapışık neşe içinde okul okul dolaşarak birlikte okul seçerler.  Anne, minik yavrusunu yuvaya bırakacak olmanın boğucu baskısı ile onun büyüyor olmasının yumuşak heyecanının yarattığı karışık duygular içindedir. Bu duygular içinde annenin özverisi sınır tanımaz. İster ki yavrusu için en iyi yuvaya karar verebilsin ve yavrusunun da gönlüne göre olsun. Bu hissiyatla anne-çocuk okullar dolaşılır. Bizimki yuvalardaki oyuncaklar dikkatini çekse de
gözleri irileşmiş heyecan içinde ve annesinin eline yapışık vaziyette bu maceraya katılır. Kah başını sağlı sollu ‘hayır’ anlamında, kah aşağı yukarı ‘evet’ anlamında sallar durur. Sonunda biraz sıkılmış biraz yorulmuş halde şaşkın annesinin kendisinden beklediğini yani kararını verir: ‘Bu yuva olsun’ deyiverir.

Okul seçilmiştir ve ilk gün gelip çatmıştır, heyecanlı ve gergin… Neşeyle okula gidilir. Anneyle vedalaşılır.  Bir gün geçer, iki gün geçer, dokuz gün geçer… Önceleri hafif dozda ve “Okula gitmiycem, sen de işe gitme, para kazanma
ben oyuncak istemem” ile başlayan mızıklanmalar; karın ağrılarına, hırçınlıklara, arkadaşlara vurmalara, oyuncak kırmaya dönüşür. Ne oluyor?

İstediği okul seçilmiştir. İlk günler güzel güzel okula gidilmiştir. Şimdi yaşanan bu isteksizlik de neyin nesidir? Mutlaka okulda onun canını sıkan bir durum vardır. Anne olanı biteni öğrenerek duruma el koymak amacı ile okulu sorgular. Bu sorgulama okul ile annenin ve hatta uzantılarında babanın da devreye girmesiyle ailenin arasını açacak boyuta ulaşırsa okul değişikliğine gidilir, ki bu mevcut durumun daha da şiddetlenmesine yol açar. Okul ‘kararlı olun, istikrarlı olun, gözünün yaşına bakmayın’ telkinleri ile ikna edici tutumunda başarılı olursa her şeye rağmen okula devam olunur. Böylece huzursuzluk hat safhaya ulaşarak uyku ve yemek alışkanlıklarında bozulmalara kadar varır. ‘Ne oluyor?’ demeye kalmadan anneyi duymazdan gelmeler, ne derse tersini yapmalar, annenin saçını çekmeler, tekmelemeler, ısırmalar eklenir. Yetişkinler olaya böyle şaşkınlıkla yaklaşırken, bir an bir çip olup çocuğun beyninin içine girsek… Singulate girus ile amigdala arasında ve oradan da frontal loba uzanan bir alanda gidip gelen elektrik sinyallerini izlesek… İlk önce biz yetişkin beyninde mevcut olan (ki bazı yetişkinlerde olmayabilir) frontal lobda karar mekanizmalarının olduğu alanın
henüz bomboş olduğu dikkatimizi çekecektir. Hani sevimli E.T.’mizin yuva seçiminde rol oynadığını var saydığımız karar alanı… Meğerse yuva yaşındaki bir beyinde karar verme sistemleri henüz yokmuş!

Çip olup onun beyninde dolaşırken bir de ne görelim, o güne kadar yattığı yatağı ve yatağının bulunduğu odasını emniyetli zemin olarak kabul edip kodlanmamış mı? Yuvanın kodlandığı alana baktığımızda oranın henüz emin olmayan yepyeni bir mekan olarak algılandığını, her an bir tehlike sinyali alınmakta olduğunu dehşetle fark ederiz. Sonra doğumdan itibaren ona bakan yüzlerin kodlandığı alanı görürüz. Bu yüzlerin emniyet alanında kodlandığını fark ederiz. 9. aydan itibaren emin yüzler ile yabancı olanların ayrıştırılabilmekte olduğunu anlarız. Nitekim geri dönüp baktığımızda minik E.T.’mizin yabancılardan uzak durmakta olduğunu hatırlarız. Oysa yuvada ne çok yeni yüz vardır. Hem de hiçbiri emin değildir.

Annesi ile ilk 5 yıl sürmesi beklenen sembiyotik bir yaşamı garanti eden beyin alanında birebir anneyi görürüz, sanki sevimli E.T.’mizin ta kendisiymişçesine. Annesi birebir kendisidir. Anne yoksa o da yoktur. Tanrım bu ne korkunç bir yokluk algısıdır!
Kortekste 10. aydan itibaren gerçekleşmekte olan nesnel gerçeklerin zihinsel kalıcı kayıtlarının çokluğu karşısında irkiliriz. Bu çocuk bu kadar kısa bir zaman diliminde nasıl olmuştur da bu kadar çok nesneyi, kapıyı bacayı, kalemi, peyniri, bardağı, telefonu, yastığı, pencereyi daha neler neleri kaydedebilmiştir?

Ancak tüm bu nesnellikler arasında tek bir soyut algı kaydına rastlamamış olmamız karşısında bir kez daha hayrete düşeriz. Mekansal algının nesnel gerçeklerden farklı olduğunu o an anımsarız. O nedenle E.T.’mizin bir mekandan ayrıldığında o mekanın devam edeceğini henüz algılayamayacağını da… İşte o zaman anlarız evden ayrılmanın ona vermekte olduğu korkuyu, döndüğünüzde evinizi yerinde bulamamanın dehşetini…

Hele hele biz insanların ay ya da güneşin döngüsüne göre kurguladığı anlamdaki zaman kavramının onun beyninde hiç olmayışı, başka bir farkındalık yaratır biz yetişkinlerde…

Beyninin içinde gördüklerimizle artan farkındalığımız sayesinde, onun (biz yetişkinlerde azalmış olan) olağanüstü içsel ritminin devasa bir saat gibi ‘TAK TAK TAK ‘ diye annenin yokluğunu hissettiriyor olmasını fark edebiliriz.  O zaman hemen bakıcının “Bu çocuk sizin geleceğiniz saati nereden biliyor da siz gelmeden az önce kapının arkasında beklemeye başlıyor?” deyişleri… kulağımızda çalınır.

Tam burada bizim tatlı yavrumuz E.T.’nin beyninden çıksak diyorum, çünkü bu kadar empati sizi bilmem ama bana ağır geldi. İşte size bir gerçek iki farklı beyin; alt tarafı her evde yaşanan bir yuvaya başlama öyküsüne iki farklı bakış açısı.

Denklem bu kadar basit değildir şüphesiz ki! Buna bir de bireysel özellikleri eklersek, her evde ayrı bir yuvaya başlangıç yaşanır; kimisi neşeyle gider, gidiş o gidiş hiçbir sorun yaşanmaz. Kimisi değil 3-5 gün yuvada kalabilmek kapısından içeri giremez. Diğer bazıları annenin eteğinden dahi ayrılamaz. Mesele her zaman olduğu gibi onu anlamak ve ona uygun çözüm üretmektir. Yoksa sevimi E.T.’mizin bizi anlamasını beklemek absürdle iştigal olur.

Şanslı kalın.

SABİHA PAKTUNA KESKİN

Çocuğunuza şefkatli bir şekilde baskı uyguladığınız zaman…

” İnsanlar kontrol edildikleri zaman kendilerini aşağılanmış ve dışlanmış hissederler. Çocuğunuza şefkatli bir şekilde baskı uyguladığınızda ise, sadece kafası karışır ve hissettiği aşağılanma duygusunun yersiz olduğunu ve bunu bastırması gerektiğini düşünür. “Annem ve babam o kadar iyiler ki, kendimi neden böyle kötü hissediyorum? Hata bende olmalı.” Bunun karşılığında, ebeveyn de çocuğun itaat etmesine aldanır ve uyguladığı kontrolün çocuğa fayda sağladığına inanır, oysa çocuk aslında incinmiş ve kafası karışmıştır.

En çaresiz anlarımızda, çocuğumuzda korku yaratan disiplin yöntemlerinin, onu daha iyiye götürdüğüne değil, sadece korkuya dayalı bir itaate yol açtığını hatırlamamız gerekir. İstediğimiz şeyler saygılı davranarak da elde edilebilir; bu nedenle çocuğunuzu inciten, benliğini ihlal eden ve aranızdaki ilişkiye zarar veren eski yöntemlere başvurmanız gerekmez. Çocuğunuz kendisi gibi olma konusunda kendini güvende hissettiğinde, sizi memnun etmek için değil, başarmak istediği için uyumlu davranır. Sizden korktuğu için değil, sizi sevdiği için düşünceli ve nazik davranır.  “

Naomi Aldort

(Çocuğunuzla Birlikte Büyümek)

 

Çocuk öfkelendiğinde…

” Çocuğunuzun öfkesini geçersiz kılacak bir şey söylemekten kaçının, mesela “Aşırı tepki gösteriyorsun”  veya “Neden bu kadar kızgınsın? O kadar da önemli değil”gibi. Öfkesi geçersiz kabul edilen bir çocuk kendisiyle ilgili olumsuz bir imaj geliştirir ve giderek daha kırgın ve güvensiz olur. Genellikle daha da savunmacı olur ve yapıcı çözümleri görmekte zorlanır.

Öfkeli bir çocuğun, kendisini keşfetmesini teşvik edebilmek için tepkinizi kendinize saklamalı ve çocuğu düzeltmekten veya kontrol etmekten kaçınmalısınız. Kontrolü elden bırakabilme beceriniz, güçlü olmakla ilgili bir davranıştır çünkü kendinizi zihninizin tepkilerine teslim etmezsiniz; bunun yerine, çocuğunuza odaklanırsınız, tepki vermekten yaratıcı olmaya, zayıflıktan güçlü olmaya doğru geçiş yaparsınız. Gerçek güç zorlayıcı değil, sevecen olmaktır.

Naomi Aldort

(Çocuğunuzla Birlikte Büyümek)

Çocuğunuzun Öfke Nöbetleri

” Çocuğunuzun öfke nöbetleri karşısında paniklerseniz, bunu bir araç olarak kullanmayı öğrenmekle kalmaz, aynı zamanda duygularından korkmayı ve çok ciddiye almayı öğrenir. Kendi duygularından korkabilir çünkü sizin de kendi duygularınızla baş edemediğinizi görür: “Duygular korkunç şeyler olmalı, onlardan kaçınmalıyım.”

Duygular karşısındaki tamamen dramatik olan bu tepki, duygulara abartılı bir önem katar, onları korkutucu ve güçlü hale getirir. Diğer yandan, çocuklarımızın duygularını dramatik hale getirmeden sakin ve anlayışlı bir şekilde yaklaştığımızda duygularını güvenli bir şekilde hissedebilmelerine olanak tanırız. Duygular yaşanmalıdır ki, onlara takılıp kalmadan hayatımıza devam edebilelim. Gerçek acılara yol açan şey, direnç göstermek ve inkar etmektir. ”

 

Naomi Aldort

(Çocuğunuzla Birlikte Büyümek)

 

Çocukla Birlikte Büyümek nasıl olur?

Naomi Aldort’un kitabında gördüğüm en büyük farklılık, onun “kendini bilmek” üzerine de yazmış olması. Kitabın konusu çocuk yetiştirmek ama çocuğu yetiştiren kişinin kendisini tanıması gerektiğini keşfetmiş. ÖNCE Kendisini Tanıması gerektiğini… buna böylesine değinen başka kitaplar görmedim. Devamlı annenin kendi çocukluğunda yaşamış olduğu acılardan, kırgınlıklardan bahsediyor, bunları tamir etmeden bir çocuğu sağlıklı bir şekilde yetiştiremeyeceğini söylüyor, ki MÜTHİŞ bir KEŞİF, tam olarak olayın ÖZ’üne dokunmuş..

” Kendimizi bırakıp çocuklarımızı koşulsuz sevmemizin önündeki tek engel, acılarımız ve korkularımızdır.”

“Kendi değerlerinin farkında olmayan ebeveynler kendilerinden de emin olamazlar.”

“Ebeveynlik kendinizi tatmin etmekten, başkalarının tatminleriyle mutlu olmaya doğru büyük bir adım atmayı gerektirir.”

“Sahip olduğunuz değere güvenmek ve sevgi görme endişesi duymamak, çocuğunuzu severken sizi özgürleştirir ve onun hayatına yaptığınız katkılardan keyif almanızı sağlar.”

“Çocuğunuza bağlılığınız, sizin korkularınızdan daha güçlüyse, sınırlarınızı aşabilirsiniz ve çocuğunuz da gelişebilir.”

Televizyon meselesi

Geçen gün Televizyon İzleme konusunda hem Can’la hem de Gülderen teyzeyle konuştum. Daha ziyade konuşmam Gülderen teyzeyleydi. Son günlerde artan televizyon izleme saatleriyle ilgili daha dikkatli davranmasını istedim. O da hep yaptığı gibi bir ihmalinin olmadığı konusunda beni ikna etmeye çalıştı. İhmal var mı yok mu tartışmak istemiyorum dedim çünkü bu çocuğa artık senin yarattığın oyunlar yetmiyor ve bu senin suçun değil dedim. Bunun sonucu olarak da çocuk televizyona yöneliyor çünkü orada daha yeni ve kaliteli uyaran buluyor.
Kısıtlama getirmeyeceğim dedim ama her gün mutlaka dışarı çıkacaksınız dedim. Yarım saat bile olsa çıkacaksınız. Böylece bir parça hallolsa kar kardır dedim. (Ben gittikten sonra Can Gülderen teyzeye “annem seni üzdü mü gülderen?” diye sormuş :))

Bundan bir sene kadar önceydi. Can’ın bütün CD’lerini kaldırdım ve tv izlemeyi yasakladım evde. O zamanlar daha az seğrediyordu ama beni rahatsız ediyordu yine de. Birkaç hafta böyle gitti sonra Gülderen teyze benimle konuştu ve bunu yasaklamamamız gerektiğine beni ikna etti. Bir şeyi yasakladığında karşı tarafın o şeye daha düşkünleştiğini söyledi ki bu benim zaten bildiğim ve uyguladığım bir şey. Ayrıca Can’ın da gün içinde gidip gidip baktığını cdlerini bulamayınca çok üzüldüğünü, buna değmeyeceğini söyledi. Onu dakikalar boyunca tv.nin karşısında tutmasının imkansız olduğunu söyledi ve doğruydu çünkü bizim bakıcımız sürekli konuşan ve çocukla oynamaya bayılan bir tiptir. Can televizyon izlerken onun yanında otururken gerçekten sıkılır ve bir süre sonra konuşmaya başka oyunlar kurmaya başlar ve Can da kalkıp tv.yi kapatıp onun yanına gider. Herşey böyle cereyan eder bizde 🙂
O’nun dediğine hak vererek yasağı kaldırmıştım ben de. Her ne olursa olsun bir şeyi yasaklayarak çözüme ulaşılamıyor. Hem zaten Can’ın ingilizceye olan merakı bu cd.ler sayesinde olduğu için tv. seğretmesi hoşuma da gidiyor ama kontrollü olarak.. Daha üç yaşında ve en az 50 kelimeyi günlük konuşmalarının aralarına katarak kullanıyor olması çok hoş birşey.
Her neyse, bu zamana kadar böyle idare ettik ama artık son dönemde dediğim sebeplerden dolayı artırmıştı.
Son iki gündür anladım ki, bulduğum dışarı çıkma çözümü işe yaradı. Can dışarıya çıkmaya düşkün değildir, bazı günler teklif edildiği halde ısrarla çıkmak istemiyor. Bu şekilde bir görevmiş gibi çıkmak ona da iyi gelecek, zaten çıkana kadar bütün tembelliği 🙂 çıkınca da girmek istemez. Son iki gündür daha uzun süre dışarıda kalıyorlar ve çok iyi oluyor. Doğru zamanda ve doğru şekilde yapılan uyarılar işe yarıyor. 🙂