Category: Kendini Bilme

Şuur ve şuur çalışmaları ve bunu her günün sıradanlığı içinde yapabilmek..

Düşünceler..

Gerçekten şaşırtıcı derecede ilginç geliyor bana.

Zamanın üzerimdeki etkisi.. Zaman içinde yaşamak. Zaman içinde değişmek. Zamandaki benim yerim. Neyi neden yaptığımı bilmemem. sonra hatırlanan anılar.. anıların üzerimdeki etkileri.. o zamanki etkileri şimdiki etkileri.. değişmek.. görememek anlayamamak işte bütün sorun bu..düşünerek anlaşılabilecek mevzu değil ki zaten..

zavallı bir düşünce formatında yaşıyorken, düşüncenin çok üzerinde akıp giden bir mevzuyu nasıl anlayabilirsin ki.

ama sahip olduğum en işlevsel şey de o.. anlayabilmek için, anlamlandırabilmek için…

o zaman başka araçlar bulmam gerekiyor. çünkü bu şekilde bu işin içinden çıkamayacağım..

Zamanın bende bıraktığı etkileri anlayabilmem için akademik hiçbir bilgi tatminkar olmuyor. sanki böyle şu dünyanın dışına çıkacağım şu hayatımın dışına çıkacağım ve orada bir güç bana gel yavrum bak sen şunu şöyle yaşadın bunun için.. bunu da böyle yaşadın o öyle olduğu için bu da böyle oldu.. gibi anlatacak. Ve ben de bunu kavrayacak bir zihin halinde olacağım ve diyeceğim ki oh be… işte bunu arıyordum.

Yani bu otomat yaşayış şekli öyle boğucu ki.. hiçbir şeyin kontrolü sende değil.. çok temel bir noktadan hayata bağlısın ve o bağ seni tutuyor çünkü sende tutmasını istiyorsun .. üstelik o nokta üzerinde de ne kadar hizmet ediyorsun şüpheli.. istiyorsun da.. ne kadar faydan oluyor onu bile bilmiyorsun.. ve öyle dar dar yaşıyorsun.. boş boş ve robotik.

Kendini beğenmiyorsun ama değiştirmeye gücün yok. Hayatını, dünyanı beğenmiyorsun ama değiştirmeye gücün yok. Sevdiğin insanlar üzerinden hayatını mutlu kılmaya çalışıyorsun ki bu da zavallı bişey..

İşte bu yukarıda yazdıklarım, dünyayı hayatı anlamlandırmaya çalışan yorgun bir zihnin izleri arkadaşlar.. Öyle otomatikleşmiş ki içinden bir anlığına çıkmak bile öyle zor ki.. Sanki hayat bundan ibaretmiş gibi devamlı bir çabanın içindesin.. ne için? Anlamlandırmak için.. çözmek için.. Çözülecek kocaman sorunlar olduğuna zihnim öyle bir inanmış ki..

Bu delice çabanın bir adım üzerinde bir anlığına kalmak ister miydin?

Var olan hiçbir şeyin anlamını bulmak istemediğin ama yine de huzurlu kalabildiğin bir an yaşamak ister miydin?..

Yeni İdrakler

Yeni Yılın teknik olarak hiçbir anlamı olmadığını biliyorum fakat duygusal açıdan çok büyük bir değişim gücü var kabul etmeliyim.

Sıradan bir gün veya bir hafta bizim tüm senemizi düşünmemize, yaptığımız hatalara bakmamıza, özlem duyduklarımızı hatırlamamıza sebep oluyor.. Yeni hedefler koymamıza sebep oluyor. Hiç de fena değil bu açıdan..

Belki kendimizi affetmemize ve bir şeylere yeniden başlamamıza da sebep oluyordur. Pek güzel..

Önceki senelere göre daha sağlıklı bir sene oldu benim için. Çoluk çocuk büyüdüğünden sanırım.. Daha az hastalıkla uğraştım..

Zihin ise o da daha sağlıklı bir sene geçirdi..

Büyük devrimler yaşanmadı ama minik minik adımlar atıldı. Bu sene daha belirgin olgunlaşmalar bekliyorum, bu sene kendimi, hayatımdaki diğer insanlarla da paylaşmayı istiyorum. Sevdiğim insanları daha çok arayıp soracağım.

Daha şeffaf olacağım bu sene..

2 Ocak 2019

Dünyaya dışarıdan bakmak.. Interstellar.. bir Christopher Nolan filmi..

Bu filmi nasıl anlatsam.. tasvir edemiyorum hislerimi.. ama deneyeceğim çünkü sistem ayarlarımla oynadı ve bunu yazmam gerekiyor 🙂

Christopher Nolan.. filmin yönetmeni, sinema camiasında deha olarak görülüyor. Adamın tüm filmlerinde “zaman” meselesi ucundan köşesinden hep işlenmiş. Benim gelmiş geçmiş en kafayı taktığım konular arasında ilk 3’e giren “zaman” meselesi ve ben bu adamı hiç farketmemişim bugüne kadar..

Daha doğrusu inspection’ı seğretmiştim ama beni alıp götüren bir film olmamıştı.. ama bu film.. resmen zihnimi arızaya soktu.. zamanı algılayışımla oynadı.. Kısaca ifade etmeye çalışacağım..

Bu dünya zamanı dışında herhangi bir zaman algımız yok. Bu ne demek? Boyut meselesine hiç girmeyelim 3 boyut 4 boyut falan filan..boyutların zamanla alakası mutlaka var ama biz şimdi sadece zaman’ı konuşalım.

Biz kendi mekanımız içinde -diyelim ki mekanımız bu dünya- zamanın normalden daha hızlı veya daha yavaş geçtiğini hissedebiliyoruz değil mi? Çok mutluyken hemen geçiveren zaman, istemediğimiz bir ortamdaysak bir türlü geçmez. Bu bizim esnek zamanı hissedebilmemizin bir örneğidir. Yani ruh halimize göre değişen bir zaman algısı var. Değişmeyen ise 5 dakika yine 5 dakika -yani biz onu ister 10 dakika gibi hissedelim ister 5 saniye gibi- o yine 5 dakika bunu biliyoruz değil mi?

Zaman algısının değişmesi ise bambaşka bir olay. Burada fiili olarak farklı hızda akan bir zaman var.. Başka gezegenlere gidebildiğimizi düşünelim. Filmde bizim güneş sistemimizin dışına çıkıyorlar ve başka bir sisteme geçip, orada birbirinden uzakta 3 farklı gezegene iniyorlar. Bu gezegenlerin bir tanesinde geçen 1 saat, dünya zamanında tam 10 yıla denk geliyor. Şimdi.. bu yeni gezegene ait zaman algısına bir parça dokunduğunuzu düşünün.. veya şöyle söyleyim kendi zaman algınızın yerinden oynadığını düşünün.. Film düşündürmüyor gerçekten hissettiriyor! Bu ayakların yerden kesilmesi gibi, afallamak gibi, boşluğa düşmek gibi, normal düşünememek gibi, kendini bilme duygusunun yerinden oynaması gibi, bedeni algılayış şeklinin genişlemesi gibi..belki de bir parça daha uzansam bedenimin dağıldığını hissedecektim…

Kuantum fiziği okuyanlar, paralel evrenler konularında okuyanlar daha iyi hatırlarlar, yaşadığımız her anın farklı versiyonlarının farklı evrensel mekanlarda tekrar tekrar yaşanıyor olabileceği teorileri vardır.. Ben bu filmde, hayatımda aklına erebildiğim her anımın farklı zaman algılarında farklı mekan algılarında farklı şekillerde algılanıp yaşandığını hissettim. Bu his beni ve buradaki hayatımı bozan bir histi… bozan derken ayağımın altından yeryüzünün çekilmesi gibi birşeydi!  Veya zihnimin bu yeryüzünden kayması gibi.. Elbette sürekliliği olmayan -olmaması gereken- bir his.. İlk birkaç saat çok yoğun sonrasında daha kabul edilebilir bir his olarak etkisini kaybediyor..

Farklı zaman dilimlerinde farklı varoluşlar gösteriyor film. Yani aynı insan varlığının farklı zaman dilimlerinde ve şekillerinde varolma hali, nasıl var olduğu, ne için, ne amaçla varolduğu, ne şekilde var olduğu, Nolan’ın imajinasyonunda filme dökülmüş.. Ve beni öyle etkiledi ki bu hissin ufacık bir kırıntısı bile bu dünyadaki hayatını yaşama şeklini değiştirebilir bir insanın.. öyle güçlü bir his…. (Dilerim ileride insanın farklı boyutlardaki hallerini farklı formlarda yaşadığına dair de bir film yapılır.. illa ki bu beden formunda devam etmeyeceğimizi biliyoruz, farklı bedensel hallerimizi deneyimleyebilmek keşke şimdi de mümkün olabilse..)

Elbette bu hissin bir parçasına dokunabildiğim için, bu idrakte olduğum için şükürler olsun, bunun benim kendi varlığımla, hayatımla, dünyaya bakış açımla da ilgisi var.

Elbette sıradan bir fantastik film gibi eğlenilerek de izlenilebilir. Varlıksal ihtiyaçlar neyi gerektiriyorsa o olur..

Ve elbette ki, bu farklı zamanları, bizlerin o farklı zamanları yaşıyor olma durumu, sahip olduğumuz şuur kapasitesiyle, şuur seviyesiyle öyle alakalı ki.. ki bu da bambaşka bir sonsuz öğrenme alanı..

Sevgiyle..

2018 için..

Bu senenin son yazısını yazıyorum.

Ben kendi adıma yaratım’larımı daha şuurlu yaptığım zamanlar diliyorum kendime. 2018’de daha çok şeyi daha bilinçli yaratacağım. Daha da üretken daha da pozitif yüksek yayınlar içinde bulunacağım. 

Yaptığım yayınımların daha da farkında olacağım. Neyi neden yarattığımı iş işten geçtikten sonra anlamayacağım.. 🙂

Etrafımda olup biten ne varsa, sanki onlar üzerinde hiçbir kontrolüm yokmuş gibi davranmayacağım. Birileri bazı kararlar alıyor ve bu kararlar benim hayat kalitemi bozuyorsa -o insanları hiç tanımıyor olsam bile- bununla ilgili sorumluluğumu farkedip kendimce proaktif bir niyet koyacağım. O durumu düzelteceğim. evet düzelteceğim.

Bu senenin benim açımdan en büyük dersi, olduğum an içinde kalabilmek konusundaki becerilerimi yükseltmek oldu.

Bu hayata ne yapmaya geldiğimle ilgili arayışlarım sürerken dönem dönem değişen hedeflerim olmuştu. Koyduğum hedef geliş amacımla uyumlu muydu değil miydi bilemem ama beni bir çaba içine sokmuştu o da yeterdi.. Çünkü hem bu dünyada debelenip hem de açık şuurumla niye geldiğimi bilmek aynı anda olası şeyler değildi !!

Niye geldiğimle ilgili en güçlü hissim ‘annelik duygum’la bağlantılı artık böyle hissediyorum açık açık. 

Benim en önemli meşguliyetim annelik iken, kendime başka küçük meşguliyetler aramamaya karar verdim. Bu yılın en büyük kazancı benim için bu.. o anda üzerimdeki iş ne ise, onu en iyi şekilde yapmak zorundayım. Bu iş öyle büyük bir iş ki önemi tam anlaşılamamış yeryüzünde..Onların bizzat yanındayken konsantrasyonunun onlarda olması, her öğrenmelerine hizmet ediyor, aracı oluyor olmak.. onların yanında değilken yine onlar için kurgular yapıyor olmak, planlamalar içinde olmak.. evet ben şu anda bunun için yaşıyorum. Üzerimdeki görev ne ise onu en harika şekilde yapıyor olacağım. 

Mutlu

Musmutlu

Heyecanlı

Bol seyahatli

Bol öğrenmeli

Bol bol sevgi dağıtacağınız bir yeni yıl dilerim.

 

 

Olduğundan farklı bir an’ı istemek hastalığı…

Evet bu bir hastalık bence..

Hem de herkesin yaşadığı… en küçük insandan en büyük insana kadar…

İçinde olduğun an, niyeyse hep eksiktir.. eksik birşeyler varmış gibi hissederiz her an.. daha sonraki başka bir an’ı düşünürüz ve o an’a gitmek isteriz… O an geldiğinde de sonraki başka bir an’a..

En genel en yaygın olanlarından örneklerden bir tanesi.. bir ailen olmadan önce bir ailenin olduğu an’ı istemek.. anne olmadan önce anne olduğun an’ı istemek… ve fakat sonra bunlara ulaştığında bu sefer tek başına olduğun an’ı geri istemek.. :))

Sanki hep o bir sonraki anda daha iyi olacakmışsın gibi bir his var….

“Şu anda olmam gereken halde değilim” peki hangi haldesin? “onu da, bunu da, şunu da istiyorum.. onlar da olsa tam olacak” hmmm… bu size tanıdık geliyor mu? Ve ne yaparsak yapalım o hayalimizdeki an’a hiç varılamıyor nedense değil mi?..

Kendimizi eksik hissettiğimiz her an (ki bu epeyycee çok bir zaman tutuyor) o an’ı kabullenmeyişimizden doğan bir acı içindeyizdir. Bu eksiklik bitmek bilmez bir öğrenme isteği de olabilir.. oldukça pozitif görünen bir istek..öyle bile olsa eksik hissettiğimiz müddetçe yine bir yerde bir yanlış yapıyoruz bence..

“Tam ve olmam gerektiği yerde duruyorum” diyebilen biri hayatta -hiç enerji kaçağı oluşturmadan- yaşıyordur.

Seviyorsa gerçekten seviyor, kızıyorsa gerçekten kızıyor, ağlıyorsa gerçekten ağlıyordur.. O anlarda ne panik olur ne iç sıkıntısı, ne coşku ne heyecan.. basitçe önüne gelen işleri yapar, yapamadıkları için ağlamaz sızlamaz, yetişmeye çalışmaz.

İnsanın önüne bir hedef koymakla çelişmeyen bir durum bu. Kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerin planların olacak mutlaka, ama değişen şey;  o hedefleri “kendini gerçekleştirmek” için, daha mutlu olmak için, daha, daha, daha, vs.vs. için koymuyor oluşundur.

Büyük balığın ağzının ucundayken korkmak evet korkmak, doyasıya korkmak.. ama bütün hayatını ya büyük balık gelirse diye de geçirmemek..

Sen bu halinle tam ve olman gerektiği haldesin, yaşadığın her an’ı böyle değerlendirirsen önüne açılacak yolları hayal bile edemezsin..

Lakin zor olan.. bu noktaya ulaşmanın çabayla, okumayla, öğrenmeyle alakalı olmaması…

çabalayarak yapılmıyor olmuyor… çünkü bu yaparak gelinecek bir nokta değil.. öyle hissediyorum..

İçimizdeki potansiyeli en üst seviyeye çıkarmak..

Geçtiğimiz günlerde Singularity Üniversitesi’nde bir konuşma yapan Yazar Michael Gelb, tarihin en büyük

düşünürlerinden Leonardo da Vinci‘den örnekler sunarak içimizdeki potansiyeli en üst seviyeye çıkarma konusundaki fikirlerini paylaştı. Gelb, yaptığı konuşmada üstün yetenek için temel oluşturduğuna inandığı yedi da Vinci ilkesini paylaştı:

  1. Merak: Hayata karşı dindirilemeyecek derecede meraklı bir yaklaşım izlemek.
  2. İspat: Bilgiyi her zaman tecrübeyle sınamak.
  3. Hissetme: Tecrübenin açıklığa kavuşması için hislerin sürekli olarak geliştirilmesi.
  4. Sfumato(Rönesans Dönemi’nde kullanılan resim tekniklerinden biri. En iyi örneğinin da Vinci’nin Mona Lisa tablosu olduğu düşünülüyor). Belirsizliği ve kuşkuyu kabullenme gönüllülüğü.
  5. Bilim ve Sanat: Bilim ve sanat, mantık ve hayal gücü arasında denge kurmak.
  6. Vücudi olma: İki eli kullanabilme, vücudu zinde tutma ve dengeyi sağlama.
  7. Bağlantı kurma: Etraftaki her şeyin ve her olayın bağlantısını kavrayabilme.
    Da Vinci’nin insanın içindeki potansiyeli açığa çıkarma yaklaşımları, günümüzde sağlıkla ilgili kabul gören fikirlerle uyuşuyor.

Kaynak: dunyahalleri.com

Maurice Nicoll’den..

Kristalleşmiş Düşünme

  • Yazar : Maurice Nicoll

KRİSTALLEŞMİŞ düşünceler, tutumları oluştururlar.

Sürekli olarak belirli bir tarzda düşünmüşseniz, tüm bu düşünceler bir tutum oluşturacak şekilde kristalleşir. Hep size hak ettiğiniz kadar ilgi gösterilmediğini düşünmüş olduğunuzu varsayalım. Bu düşünceyle binlerce kez özdeşleşmişsinizdir. Ergeç, bu binlerce benzer düşünce, zihinde katı bir tortu oluşturur. Buna kristalleşme denir. Benzer düşüncelerin bu şekilde kristalleşmesi bir tutum oluşturur, demek ki artık sizde başkalarından hak ettiğiniz ilgiyi hiç görmediğinizi tekrar tekrar düşünmekten kaynaklanan belli bir tutum vardır. Bu tutumları oluşturan kristalleşmelerin hiç de nadir olmadığını ve tanıdığınız birçok insanda gözlemlenebileceğini kabul edeceksinizdir. Pekala, ya sizde? Bu Çalışma’da işe daima kendinizle başlayın. Kendi hayatınızda bunun nasıl sessizce çalıştığını gözlemlemiş miydiniz?

Hem kendiniz hem de başkaları için pek çok mutsuzluğa sebep olur. Hesaplar yapmak adı verilen içsel kale almanın oluşumunda çok güçlü bir etkendir. Kişinin kuvvetini günden güne yiyip tüketir ve böylece, ruhun gizli bir içsel hastalığa tutulmasına sebep olur. Kişiyi aşırı derecede kırılgan, hassas veya değişken kılabilir ya da benzer türden zayıflık tezahürlerine neden olabilir. Ama psişik hayatınızda ve –somatik veya bedensel hayatınızda– tezahür ettirebileceği tüm bu kötülüklerin ötesinde, onunla bağlantılı en büyük kötülük, sizin tarafınızdan erişilemez olmasıdır; şuurunuzun ötesindeki karanlıkta sessizce çalışır.

Şimdi, kişinin kendi üzerinde çalışması olan ve kendini gözlemlemeyle başlayan Çalışma’nın Birinci Çizgisindeki birçok zorluktan biri budur. Zorluk şudur: Düşüncelerinizin bazılarının niteliğini görebilir ve zaman zaman fark edebilirsiniz. Daha sonra konsantre olmayı öğrenirseniz, yani kendinizde çok sessiz olabilirseniz, büyük bir karmaşanın içinde hareketsizce dikilip etrafınızda dönen atlıkarıncadaki insan altı varlıklardan, neredeyse grotesk veya çarpık ya da çok kötücül varlıklardan oluşan kalabalığı ayırt edersiniz. Bunlar, genellikle üstüne bindiğiniz düşüncelerdir. Bunlardan biriyle özdeşleşirseniz, merkezden uzaklaşır ve kendi etrafınızda dönersiniz; bir başka deyişle, siz ve o düşünce bir haline gelir ve siz artık “Ben düşünüyorum,” dersiniz.

Size gelebilecek çeşitli düşünceleri gittikçe daha çok gözlemleyebilecek ve bu metotla Ben hissinizi bunların dışına giderek daha çok çıkarabilecek olmanıza rağmen bir tutumu gözlemleyemezsiniz. Zorluk budur. Benzer düşüncelerden oluşan bir sistem, zamanla bir tutum olacak şekilde kristalleştikten sonra onu doğrudan gözlemleyemezsiniz. Sizin parçanız haline gelmiştir ve siz onun hakkında hiçbir fikre sahip olmadan, görünmez bir biçimde ve otomatik işler. Şimdi, bir düşünce sizi illa ki eyleme yöneltmeyecektir ama bir tutum yöneltecektir. Daha önce verilen örnekte, hak ettiğiniz ilgiyi görmediğinizi düşünmekle kalmayacak, durum sanki böyleymiş gibi hareket edeceksiniz ve ne yapılırsa yapılsın, bu tutumun sizi belirli biçimlerde davranmaya sevk edip kuvvetinizi gün be gün yiyip tüketmesine de son vermeyecektir.

Bunun gücünün gizemi, kendi koşulunda yatar: kişinin doğrudan gözlem sınırlarının biraz ötesinde işleyişinde. Kişinin hayatında yaşamaya alışık olduğu küçük şuur alanının dışında uzanmaktadır. Kısacası, şeylerin sizinle şu anki ilişkisi içinde ona erişemezsiniz; bir başka deyişle, alışkanlık gereği içsel olarak içinde yaşadığınız küçük şuur alanında (ne pahasına olursa olsun) aynı kalmak demek olan olağan kendiniz hissine yapışıp kaldıkça bunu yapamazsınız.

Ama kendini gözlemlemenin sahici uygulanışı, gölgede kalan şeyleri aşama aşama şuura yanaştırır ve bunlar da zamanla karanlıkta kalan şeyleri yanlarına çekerler. Sizin için erişilebilir olanları gözlemleyerek kendinize dair şuurunuzu artırmaya başlarsanız, bir süre sonra (şoka dayanabilme kapasitenize bağlı olarak) kendinizde –psişik yapınızda– kendinize değil de başkalarına atfetmiş olduğunuz şeylerin mevcudiyetinin farkına varmaya başlarsınız. Kendimizde şuurunda olmadığımız şeyleri başkalarına yansıttığımızı hatırlıyorsunuzdur; bu hepimizin sahip olduğu büyüleyici bir mekanizmadır ve bu gezegendeki insan hayatının barışına ve uyumuna böylesine çok katkıda bulunan da budur.

Şimdi, kristalleşmiş düşüncelerin bir başka örneğini ele alalım. Diyelim ki daha pek erken bir aşamada, insanların sizi sevmediğini düşünmeye başlamıştınız. Bu düşünceye serbestçe ve tamamen kontrolsüzce kapılmıştınız. Aynı düşünceyi, bir tutum halinde kristalleşene dek, yıllar boyunca tekrar tekrar düşündünüz. Diyelim ki şimdi, sevgi dolu arkadaşları olan çok başarılı bir insansınız. Ama yolunda gitmeyen bir şey, üzüntülü bir uzaklara dalıp gidiş, bir iç geçirme vardır. Tutum gizliden gizliye çalışmaktadır, size fark ettirmeden kuvvetinizi tüketmektedir. Şimdi, tutumlara dair bir başka ilginç nokta daha vardır. Söylediğim gibi, düşünceleri gözlemleyebilirsiniz ama tutumları gözlemleyemezsiniz; ayrıca, bir düşünce sizi illa ki harekete geçirmez ama bir tutum, siz bunun farkında bile olmaksızın, sizi harekete geçirir. İç geçirirsiniz, gözünüz uzaklara dalar gider veya sanki mağdur edilmişsiniz gibi davranırsınız veya size bir şey sunulduğunda şaşırmış gibi görünürsünüz vb.

Bunların hepsi arka planda işleyen tutumdan kaynaklanmaktadır. Gizlenen tutum, sizi mekanik hareket etmeye iter; kısacası, iç geçirmenize, mutsuz bakmanıza, sanki ihmal edilmiş gibi davranmanıza neden olur; oysa bunları yapmanız için hiçbir dış neden yoktur. Bu sizi tüketir. Kuvvetinizi, tıpkı gizli bir kurdun gülü kemirmesi gibi yiyip bitirir. Tuhaf olan şey, insanlar size her gün sevildiğinizi gösterseler ve hatta size gerçekten ilgi duyduklarına dair inkar edilemez kanıtlar sunsalar bile bu ya hiçbir fark yaratmaz ya da yalnızca anlık bir fark yaratır. Tutum, karanlık meskeninden o kötü gücüyle sizi etkilemeye devam eder. Buna çoğu kez, kendine acımanın lezzetli türleri de eşlik eder.

Bu, gerçekten de karanlığın güçlerinden biridir ve aksini gösteren her türlü kanıt, her türlü güvence sizin tarafınızdan hiçbir neden olmadan geri çevrilecektir. Bu türden faydasız ıstıraplar son derece yaygındır. İnsanlığın başka yerlerde kullanabileceği kuvvetini muazzam ölçüde tüketmektedir.

Yazarın Gurdjieff ve Ouspensky Öğretisi Üstüne Psikolojik Yorumlar adlı kitabının 5. cildinden hazırlayan: Fadime Emir.

http://bilyay.org.tr/makale_detay.php?id=1484124012

7 yaş

Kafamı takmışım zamana ve hayatımızı nasıl etkilediğine..  ama ciddi takmışım öyle böyle değil.. seneler oldu takalı..

Can 7,5 yaşını doldurdu, hızla büyüyor, bedeniyle zihniyle fikriyle duygusuyla birlikte.. Tabiki bana büyük mücadele alanları yaratarak…

Tam “anladım, bu yaşta böyle anlaşacağız” diyorum.. hop yeniden yeni bir davranış şekli ve düşünceyle karşılaşıyorum!

Daraldığım an geliyor, daralıyorum deyip sinirleniyorum.. hop daha başka bir şey çıkıyor altından, nasıl desem yetişemiyorum gelişmesine Can’ın..

En etkileyici tarafı kendimden bir dolu şey görmem Can’da.. Yüzüme vuruyor yaptığı her şeyle, “bak anne sen böylesin, ben de aynısı oldum” der gibi.. Beklediğim soruları artık sormaya başladı, ölmekle ilgili soruları :)) bana göre en kolay sorulardan biri, sorsun da anlatayım diye hevesle beklediğim konulardan.. arabada bir yere giderken pat diye soruveriyor “anne ölüyorsak niye yaratıldık biz” gibi .. ben de hevesle anlatıyorum.. kendimi çok mutlu hissediyorum ona ölüm, hayatlar, çeşitli formlarda hayatlar, dünya ve diğer mekanlar gibi şeyleri anlatırken.. Uzaylılar var mı diye de soruyor, cevap dakikalarca konuşuyorum konuşuyorum 🙂 neyse ki bıkmıyor dinliyor..

Çok neşeli, rahat, gerilimsiz bir birinci sınıf geçirdik. Her ne kadar okul hayatı, okul müfredatı, okul kültürü gibi içeriğinden hoşlanmadığım bir sistemin içine soksam da oğlumu, artık boşu boşuna kederlenmiyorum. It is what it is.. Olan buysa bana düşen kabullenmek. Bu sistemin içinde doğal olarak, çocuğun özüne ait pek az şey destekleniyor. Evde takviye ettiğim kadar ediyorum. Disipline girme konusunda kabiliyetli olduğu için ve asi bir çocuk olmadığı için Can’ın adaptasyonu beni yormadı. İlkokul çocuğu artık o 🙂 okul kültünü aldı ve gerisi kendiliğinden gelecek.. Öyle veya böyle..

Geçmiş veya gelecek yok, sadece ve sadece şu an var..

 

YAŞAMIN EZGİLERİ.. STEFANO D’ANNA

Yaşamın Ezgileri

http://www.profstefanodanna.com/tr/articles/ya%C5%9Fam%C4%B1n-ezgileri

Tek yapmanız gereken bir gün seçmek…yaşamınızdan herhangi bir gün. Onu dikkatle gözlemleyin, her bir ayrıntısını inceleyin. Sarf etmiş olduğunuz kelimelere dikkat edin, onları gruplandırın. Diğerlerine nazaran daha sıklıkla kullandıklarınızı içlerinden seçip ayırın. Duyduğunuz hisleri gözden geçirin, onları sınıflandırın, çok tekrarlananları ayırın. Düşüncelerinizi ele alın, onları da sınıflandırın ve aralarından en ısrarcı olanları, en sık yinelenenleri ayırın. Yaşamın en küçük birimi olan tek bir hücrenin bütün bir organizmanın biyolojik malumatını kendi içinde barındırması gibi, eğer arayışınızda samimiyseniz ve gerçekten öğrenmek isterseniz yaşamınızın herhangi bir günü size sizinle ilgili herşeyi anlatacaktır. Hayatınızın o ufacık kesiti, yaşantınızın özeti, onun tam bir sentezidir. En olası ihtimalle bu arayış, sözlerimizin, duygu ve düşüncelerimizin biteviye yinelendiğini, günden güne defalarca mekanik olarak tekrarlandığını fark etmemizi sağlayacaktır. Genelde, oldukça tekdüze varlıklar olduğumuzu keşfedebiliriz. Gün içerisinde yaşadığınız fiziksel duyumları teşhis edin. Biraz dikkat ederseniz hissettiğiniz herhangi yeni birşey olmadığını fark edeceksiniz. Üstelik bu inceleme kendi mekanikliğimizi fark etmemize yarayacak; ‘makinemizin’ o duyguları hissetmek, o düşüncelere sahip olmak ve o sözleri dile getirmek için çoktan programlanmış olduğunun dehşet veren keşfi karşısında nefeslerimiz kesilecek. Ayarlanmış bir tempoda titreşen ve sadece o sesi çıkaran bir müzik aleti gibi, olası tuşların, titreşimlerin ve seslerin sonsuzluğu içinde sadece dar bir şerit üzerinde yer alıyoruz.

Ne tür bir şarkı dolaşıyor dilinizde?
Her gün benzer nağmeleri seslendirdiğinizi ve gerçeklik olarak adlandırdığınız dış dünyanın o tekdüze ritme, sese ve titreşime uymaktan başka hiçbir şey yapmadığını anlayacaksınız. Bir insanın gerçekliği, yapma ve dolayısıyla sahip olma becerisi, mutluluk seviyesi ve tüm bunlarla birlikte mali kaderi, kendi ‘titreşim hızı’ ile mükemmel bir uyum içindedir. Dünya, seslendirdiğiniz şarkının enginliği ölçüsünde az çok dar veya geniş olarak belirecektir. “Ne tür bir şarkı geziniyor dilinizde?” sorusu, kendi kaderinizi sorgulamanızla aynı anlama gelir. Ne zaman kendinizi dinleyebilir, çıkardığınız seslere daha çok özen gösterirseniz, işte o zaman bu seslerdeki tek – düzeliğin (mono-tony) ayrımına varabilir, ve aynı zamanda beş duyudan oluşan bu pentagram’ı genişletecek irade ve beceri seviyesini yükseltebilirsiniz.

Diğer müzik aletlerine oranla daha büyük oktav genişliğine sahip piyanoda çift pentagramın kullanılması gibi, ifade seviyesi diğerlerinden çok daha gelişmiş olan insanlar vardır. Üç, dört, beş pentagram üzerine yayılan melodilerin bestekarları var…öyle ki, onların ‘düşleri’, insanlığın geri kalanı için yeterli olan dar frekans dalgalarına sığamayacak kadar engindir. İki kişi, ritimlerinin birbiriyle kaynaşması, çıkardıkları seslerin ahenk ve uyumluluğu doğrultusunda ortak iş yapabilir. Bir firma, müziğinin genişliği kapsamında bir diğer firmayı ele geçirebilir; bir medeniyet, şarkısının enginliği, oktavların genişliği, seslerin niteliği, müziğinin gücü ve zenginliği oranında bir başka medeniyete üstün gelebilir.

Bir dağı yerinden oynatmak daha kolaydır
Gündelik söz dağarcığımız içindeki tek bir kelimeyi, tek bir tonlamayı, çok sevilen bir deyişi dahi değiştirmenin ne kadar zor olduğuna; bir yaklaşımı, bir tepkiyi dönüştürmenin, alışılmış yöntemleri bozmanın, işaretlerin, seslerin mekanik tekrarlarının dışına çıkmanın imkansızlığına dikkat edin. Bir inancı dönüştürmenin, bir duyguyu değiştirmenin ne anlama gelebileceğini bir düşünün… Kendi içinizde yeni bir fikir yakalamanın, onu kabullenmenin…gözle görünmeyenin içine dalmanın, özgün bir şeyler tasarlamanın, görünürde olanaksız olan birşeyler düşlemenin…içinde yaşamaya sürüklendiğiniz bu pentagramın dışında tek bir nota çalabilmenin imkansızlığını görün. Tüm bu saydıklarım karşısında bir dağı yerinden oynatmanın daha kolay olduğunu anlayacaksınız.

En küçüğü dahi olsa, yinelenen bir hareketi, mekanikleşmiş bir tepkiyi değiştirmek ya da bir alışkanlığı kırmak için gösterilen her kasıtlı çaba, tekdüzeliğimiz karşısında kazanılan bir zafer, yaşamlarımızın sürekli tekrarlayan alışkanlıklarına ve tekerrürlerine atılan bir çelmedir. Yaşlanmanın, yaşamlarınızın giderek esnekliğini kaybetme sürecinin çoktan başlamış olduğunu ve genç olsanız dahi, yakın bir zamanda artık bu gidişatı tersine çeviremeyeceğinizi anlayacaksınız. Zenginler ve aylaklar, politikacılar ve çalışanlar, Nobel ödülü sahipleri ve sıradan insanlar, herkes kendi şarkısını yanında taşır. Herkes kendi eseri olan roller hapishanesinde olumsuz duygulardan oluşan bir baloncuğun içinde mühürlenmiş, kendi alışkanlıkları içinde mumyalanmış bir tutukludur. İnsanoğlunun büyük bir çoğunluğu, doğumla birlikte düzenlenen, çocukluk döneminde ebeveynlerinden devraldıkları melodiyi kendi sıraları geldiğinde aktarmaktan başka birşey yapamayan anne ve babalar tarafından yeniden onaylanan, ve hipnotik bir müziğin kötü müzisyenler, sıkıcı öğretmenler, felaket tellalları tarafından öğretildiği okul ve üniversitelerde pekiştirilen bir programa itaat eder. Bin yıl süresince bilgeliğin gelenekleri, insanın kaçınılmaz olarak yöneldiği değişmezliğe ve tekerrüre ters düşmek amacıyla her türlü ‘hile’yi tasarlayarak etraflarına yaydılar.

Günde beş kez Mekke yönünde namaza durmak, İslami ay takviminin dokuzuncu ayı olan Ramazan boyunca sürdürülen oruç geleneği; aslında her dini geleneğin mevcut tüm ritüelleri, mekanikleşmiş davranışları tökezletmeye yarayan araçlar olarak nitelendirilebilirler. Bu geleneklerin görevi gündelik yaşam kalıplarını kesintiye uğratıp insanları, kökleşmiş alışkanlıklarının tekdüzeliğinden saptırmaya zorlayarak insan zekasını ve onun saklı kalmış anlayışını beslemektir.

Düşünüzü genişletin
Varoluşun pentagramlarını kolaylıkla aşan, yaratan, ve ezgilerini uçsuz bucaksız diyarlardan, yükseklerden yakalayan muazzam müzisyenler, vizyon sahibi bireyler vardır… ama aynı zamanda kendi hüzünlü, titrek hayatlarına teslim olmuş bir insanlık yığını da mevcuttur…onların ki, çocukluklarından itibaren öğrendikleri ve sonrasında hiç değiştirmedikleri birkaç nota ile sadece tek parmak çaldıkları kendi hüzünlü, sızlayan ezgilerdir. Eğer merak edip kendi hareketlerimize en ufak bir ilgi göstermiş olsaydık, yaşamlarımızın ne kadar mekanik ve yinelenen bir gidişata sahip olduğunu keşfetmiş olurduk.

Her sabah hiç değişmeyen eylemler silsilesine kati bir titizlikle girişiyoruz: aynı ayağımızı atarak yataktan kalkıyor, yüzümüzü aynı taraftan tıraş etmeye başlıyor, aynı sayıda hareketlerle ve aynı yönde dişlerimizi fırçalıyoruz ve yüzümüzde her zaman aynı ifade var. Yerleşmiş sabit  alışkanlıklara sahibiz…kabul edilmiş fikirleri, alışmış olduğumuz aynı mimikler, aynı sözler ve ses tonuyla ifade ediyoruz. Duygularımız bile, vücudumuzun şartlı refleksleri gibi öngörülebilir nitelikte. Sıradan bir insanda irade gömülüdür. Davranışı, mekanik zekanın yansımalarıdır ve psikoloji yerine etoloji ya da robotbilim kapsamında çalışılmaları daha verimli sonuçlar doğurabilir. İnsan bu anlayışa bir kez vardığında, hayatında tüm insanlığı hapseden bu dar banttan kaçmaktan, kendi müziğinin tekdüzeliğinden ve yoksulluğundan kurtulmaktan başka bir amaç edinemez. İnsanın kendi sınırlarına karşı durmasından ve kendi melodisini yükseltmesinden daha yüce bir tasarı yada daha kutsal bir savaş söz konusu olamaz.

Adem ve Havva’nın Cennet Bahçesi’nden kovulmaları, ilk günah ve cennetin kayboluşu geçmiş bir zamanda değil, ancak insanoğlunun korku ve keder ezgisini her seslendirdiğinde ve onu söylemeye devam ettiği her anda meydana geliyor.  Dünya böyle çünkü sen böylesin. İnsan psikolojisinin karanlık bir deliğinden yükselen bu cehennem vari ezgisi, insanlığın bin yıllık laneti olan yaşlanma hastalanma ve ölme dahil gezegendeki her türlü çatışmanın, yoksulluğun, suçluluğun, ahlaki ve bedensel her çeşit hastalığın sebebidir. Kendi gerçeğinizi değiştirmek istiyorsanız, bestelediğiniz müziği değiştirin ve kendinizi ‘düşünüzün’ genişletilmesine adayın.

Düş varolan en gerçek şeydir. Gerçeği yaratan düştür. Ve bizleri, Oluş’un bu sımsıkı mahkumiyetinden, bedenlerimizin ızdırabı haline gelen kendi ezgimizin tekdüzeliğinden, korku dolu hislerimizden ve şüpheli zihnimizden kurtaracak olan ancak düştür. Oluşumuz bir gün, sadece kendimizin değil, başkalarının da bestelediği nağmeleri, onların çıkardığı sesleri, oktavlarının derinlik ve yüksekliğini, notalarının rengini, tınısını ve ritmini duyabilecek enginliğe ulaşacak. Bu gerçeğin sorumluluğuna göğüs gerebildiğimiz vakit olumsuz duygulara sahip olanların bedenlerinden, felaket, keder, şüphe ve korku şarkılarının yükseldiğini anlayabileceğiz. Tüm dünya sizin zihninizde yaşar, tıpkı çaldığınız müzik, dinlediğiniz şarkı gibi. Ve kaderiniz, bir uzun çaların yivleri gibi kaydedilir.

Tüm dünya zihninizde yaşar
Kendinizi inceler ve gözlemlerseniz kendiniz hakkında daha çok bilgiye sahip olur ve gün geçtikçe temel esaslarını hareket ettirerek, düzenleyerek ve oluşturarak düşünüzün boyutlarını genişletebilirsiniz. ‘Düş’ün yaşamdaki rollerimiz yanılsamasından daha gerçek olduğunun her geçen gün daha çok farkına varırsınız.

Düşleyerek ilişkiler oluşturur, sorunları çözer, geçit vermeyen dünyalara adım atarsınız. Görünmez olanın içine dalmayı öğrenirsiniz. Gerçeklik sonradan oluşarak, düşümüzün boyutunu ve şeklini alır. Kendimizi bilmek demek, insanın, başına gelen olayların yegane sorumlusu olarak evrende tek başına bulunduğunun bilincinde olmaktır. Düşlemeye cüret edin. Zihninizde bir birey olmaya ve ele geçirilmesi mümkün olan her şeyi ele geçirmeye cesaretiniz olsun.