Category: Mindfulness

Bilinçli Farkındalık üzerine notlar..

Gülümsemek İstiyorum

16-17.Şubat.2019 Ankara’da bir haftasonu çalışmasının ardından bende uyananları biiirr biirr yazmalıyım. 🙂

22 kişi gelmiş, aralarından bir tanesi benim. Çok kişiyiz diye bir ufak atar yaptı zihnim. Okey başlayalım bakalım dedim. Bir kadın geldi nasıl güzel bir kadın diye geçirdim içimden. Parlıyor gibi geldi. Ama o parlama magazin dergilerinin kapaklarındaki kadınların parladığı gibi bir parlama değil başka birşey..

Çocuksuluk vardı yansıttığında..

Başladı konuşmaya.. Bakıyorum anlattıklarına sonra bakıyorum yaptırdıklarına sonra tekrar tekrar bakıyorum.. not alıyorum kafa sallıyorum.. bir zihnime bakıyorum bir kalbime bakıyorum..

önce bi anlayamadım bende neyin değiştiğini neyin kıpraştığını..

anlayamıyorum hala evet hala anlayamıyorum.. çünkü anlamak üzerine bişey değildi.. 🙂

.. yeteri kadar anlamışım zaten ama olmayan olmamış yine…..

şimdi belki bu yazı da bunu anlamak istememin bir itkisi olabilir bende.. illa ki bir şekle sokup koymak için zihnime.. yılların verdiği alışkanlık tabi!

olsun ona da tamam.. yine de yazacağım.. Ne bekliyordum bu güzel kadından?

müthiş entellektüel müthiş akademik olağanüstü özenle seçilmiş kelimelerle anlatılan, zihnimin içinde wawww diyebileceğim bir bilgiler bütününü alacağım. İnsan beyni ile ilgili bilimsel gerçekleri öğreneceğim. İnsan beyninin nasıl çalıştığını idrak edeceğim. Sinir sisteminin nasıl çalıştığını idrak edeceğim. Sonra da tüm bu idrak ettiklerimle ben daha mutlu olacağım, yaşama sevincimi hissedeceğim SANIYORDUM.. 🙂 🙂

Bilgine bilgi katmak ve o bilgilerle zihninin içinde bir aydınlanma yaşayacağına inanmak ZANNI ne güçlü Allahım!

Bilgi.. senin geçmişinde yaşadığın ennn güçlü travmaların çözülmesi olabilir, niye yaşadığını hangi ihtiyacın için yaşadığını zihninde idrak edersin.. anlarsın.. ama bunu anlamak bizi daha mutlu bir insan yapıyor mu? Devamlı araştırmak, devamlı bir şeylerin peşinde koşmak, devamlı bir yapma hali içinde olmak ne kadar yorucu ne kadar tüketici… ne kadar da yetersizliği besleyici bişey..

İkinci günün sonunda bendeki durum şu şekildeydi:

Elimdeki defterde bilimsel hiçbir doğru dürüst bilgi yok… şöyle havalı sözcükler yok amigdala, frontal lob, hipotalamus falan… kendisi anlatmasına rağmen ben yazmamışım.. çünkü öyle bir anlatıyordu ki hani işin bilimsel kısmı bu bilseniz de oluururrrr bilmeseniz de olurrrr gibisinden 🙂 benim yazdıklarım şunlardı: ben travmaya odaklanmadan travmamı nasıl çözüyorum.. dikkati dışarı yönlendirmek nasıl oluyor.. öyle olunca ne oluyor vs.vs. ve en önemlisi duyumsal deneyim ne demek…

İşte bütün meselem buydu.. şu duyumsal deneyim nasıl birşey ve benim önceki yaşadıklarıma benziyor mu, farklı olarak ne yaşayacağım..

Ama yine de istemsiz bir biçimde farkında olmadan ben yaşamak istediğimi düşünürken yine zihnimin içinde biriktirmek gibi algılıyormuşum…!

Bir şeyi gerçekten yaşamak zihinde olur mu???

Bir şeyi gerçekten yaşamak kalpte olur..

Dannnn… Bu iki gün kalp odaklı bir şeyleri hissetmek adına bir devrim oldu sanki..

Hiçbir şey yapmamak ve gözünün gördüğü kulağının duyduğu tenine değen bir şeyler ile kalabilmek .. bu derece hoş olabilir mi? yani bu kadar basit ve güzel bir şeye bu kadar uzak olunabilir mi şu hayatta!

Yaşadıkları hayatın doluluğuyla önemliliğiyle kendilerine değer biçen bu insanlık için çok farklı çok yeni bir dünya diliyorum. Çünkü şifalanmak “yaparak” değil “olarak” çok mümkün..

18, şubat 2019

Yaptığın İşi Şimdiki AN’a taşımak

Her ne iş yapıyor olursam olayım tüm varlığımla o iş’in içinde olmak..

Bir fincan çay içeceğim, yerimden kalkıp mutfağa gidiyorum, dolabı açıp fincanımı çıkartıyorum. Su ısıtıcısının düğmesine basıyorum, su kaynamaya başlıyor sesini duyuyorum. Tıkır tıkır tıkır… Sonra çayımı çıkartıyorum fincanıma koyuyorum, sonra sıcak suyu yavaşça fincana boşaltıyorum. Harika bir duygu. Oturuyorum ve fincanıma uzanıyorum alıyorum ve yavaşça dudaklarıma değdiriyorum, bir yudum alıp tekrar yavaşça yerine koyuyorum. Çayın aromasını hissediyorum. Ne kadar hoş bir tat… Her anın içindeyim, çayımı hazırlarken yaptığım tüm ufak şeylerde, tüm varlığımla oradayım…zihnim iki dakika sonra içeceğim çayda değil..

Diğer bir örnek, evde otururken, aklıma gelen bir kitaptan birkaç sayfa okumaya karar veriyorum. Kitap yatak odasında. Yerimden kalkıyorum ve kitabı almaya yatak odasına doğru yürüyorum. Koridorda yürürken kitabı düşünmeden, yalnızca koridorda yürüyorum tüm varlığımla koridordayım, zihnim kitapta değil. Ne zaman ki kitabı elime alıyorum, o  zaman tüm varlığımla kitaptayım.

Ufak pratikler, ancak çok etkili..

Artık Yazmalıyım..

Kaç gündür yazmıyorum çünkü değişim dönüşüm günlerindeyim… öyle bir başladı ki aniden habersiz çat kapı !

Nasıl anlatacağımı bilemiyorum ama diyeceksiniz ki, insandaki değişim dönüşüm hiç bir zaman bitmiyor ki, yeniden başlasın.. evet öyle gerçekten ama bazı dönemler daha bir fazla dalgalanıyor içimdeki okyanuslar, bazı dönemler daha sakin durgun..

Herşey bir tane kitabı elime alıp okumamla başladı fakat işin sırrı kitapta değil ki, benim için doğru olan zamandaydı..

Zamanların ve mekanların doğru bir şekilde çakıştığı ve insanın farkındalığında pick yaşadığı dönemler vardır. Kimi zaman bir insanla yaptığın sohbet tetikler kimi zaman bir kitap kimi zaman bir olay kimi zaman bir şarkı kimi zaman bir tatil ne olursa olsun..

Buna dikey yönde daha çok yaşamak da demek istiyorum yani gerçekten geliştiğin ve DEĞİŞTİĞİN zamanlar…

Bu zamanlar belli bir dönem sürebiliyor mesela birkaç yıl.. Sonra dönüp baktığında evet diyorsun bu dönem benim için farklıymış.. Zormuş ama dikey yönde daha çok yaşamışım..

Sonra bir durgunluk başlıyor. Sanki bir sarkaç gibi bir ileri bir geri salınan bir mekanizmasın..

Bir şeyi YAPMAK ile Bir Şey OLMAK arasında çok fark var..

OLMADAN önce yaşadığın deneyimleri yapmak olarak nitelendirebilirsin.

Ama “yapma”lar bittiği zaman işte o zaman başlıyor herşey..

Herşey ne?

Mucizeler…

Ama mucize değil bu sana mucize gibi gelen şey senin olmuş halin…

 

Objektif anne? Subjektif anne?

Neden anneler hep subjektif oluyor çocuklarına karşı?

Can’ın okulunda vakit geçirdiğim zamanlarda bunu öyle acaip yaşıyorum ki.. Okulun psikoloğu Emel hanım’ı gözlemliyorum, çocuklara karşı nasıl hoşgörülü nasıl olgun nasıl aynı zamanda hem kararlı hem sevgi dolu olduğunu… abi nasıl oluyor da ben kendi çocuğuma böyle olamıyorum?? Ben kendime bakıyorum, “oğlum hadi ayakkabılarını giy” “oğlum terliklerini çıkar” “oğlum gel” bıdı bıdı konuşup duruyorum. Sürekli bir müdahale etme hissi. Sevindiğinde bile soru sorup duruyorum çocuğa, ne oldu da sevindin, kimle oynadın bugün vs.vs.

Niçin anne kendi çocuğuna objektif kalamıyor?

Ben başkalarının çocuklarına çok daha hoşgörülü ve sevecen yaklaşabiliyorum.

Kendi oğluma ise pick lerim çok fazla..

“Akışa Bırakmak” doğru anlaşılması gereken bir kavramdır

Bu ifadeyi sık sık kullanırım.

Ama yanlış anlaşmaya sebebiyet verebileceğini hiç düşünmemiştim. Son zamanlarda anlıyorum evet benim kastettiğim manada algılanmıyormuş bazen…

Dolayısıyla neyi kastediyorum anlatmak istiyorum.

Zira ruhçuluk ve ruhsal bakış açısını da kısmen aktarmış olacağım bu şekilde,

Bir şeyi akışa bırakmak, ne geleceğini bilmesen bile o gelecek şeyin senin için en hayırlısı olduğunu bilmekle olur.

İnanmak demiyorum, bilmek diyorum.

Çocuk yetiştirirken de aynı mesele aslında:

bazı anneler -ki hiç doğru bulmuyorum- çocuğun başında bıdı bıdı bebekliğinden itibaren bir eğitme peşinde, bir şekillendirme peşinde çocuğun üzerinde çalışır dururlar. Onlara göre annelik budur. Çocuğu kendi kafasındaki doğru insan modeline girmesi için beynini yıkamak. Çünkü o çocuk bomboştur ve doldurulması gerekir, doğru değerlerle doldurulması için beynini sürekli konuşarak yıkamak gerekir. Bu anneler hiçbir şeyi akışa bırakmayan annelerdir. Akışa bırakmak “saldım çayıra mevlam kayıra” demektir onlar için… Ancak sorumsuz anneler bunu yaparlar onlara göre. … Gerçekten samimidirler. Beyin yıkamak diyorum fakat bu bana göre öyle tabii. Bu anneler daha ötesi hakkında bir düşünüşe sahip olmadıkları için ellerinden gelen en iyi anne olma yöntemini uygularlar çaresiz..

Gerçek manada “akışa bırakabilmek”, “saldım çayıra mevlam kayıra” kavramıyla uzaktan yakından alakası olmayan bir kavramdır.

Oradaki “mevlam kayıra” kısmında kişi kendindeki gücü yadsımış ve çocuğunu koruma görevini yukarıya devretmiştir.

Bazılarına göre akışa bırakmak kadere boyun eğmek gibi bir manaya da gelebilir, burada da insanın kendisinin müdahale edemediği bir kaderinin olduğu ve kendisi ne yaparsa yapsın bu kaderi yaşayacağı manası çıkar. Ki bence kesinlikle doğru bir yol değildir. Kadercilik insanı çaba sarfetmekten alıkoyan bir felsefe. Herşey benim için önceden belliyse ben niçin hareket edeyim ki? Zaten üstün bir güç beni yönetiyor yönlendiriyor, bir robot gibi yaşıyorum” diyor insan..? gerçekten bu böyle mi ?

Bir grup insan da bunun tam tersi şekilde yaşamakta, onlar da hayattaki her şeyi kontrol edebilmek için deli gibi çaba sarfetmekte, karşılarına çıkacak olan olayları önceden bilmek için tüm hayatı programlamaktalar. Bu kişiler sürprizlerle karşılaştıklarında anksiyete veya depresyona giriyorlar çünkü kendilerini o anda çok güvensiz hissediyorlar sanırım. Bunlar da  kendilerinin göremediği somut olmayan hiçbir güce inanmıyorlar, kendi varlıklarının göremedikleri taraflarını bile reddediyorlar..

İşte yine karşımıza iki kutup çıktı.. İki taraf da ne kadar uçlardaysa kendilerini ortaya -dengeye- getirecek olaylarla karşılaşıyorlar. Dengeyi koruyabildiğimiz noktalarda daha huzurlu bir ruh haline kavuşuluyor.

Aslında ben akışa bırakma’nın manasıyla ilgili konuşmak istiyordum, laf nereye geldi..

Aslında içi o kadar dolu bir kavram ki.. nereden alsanız bir dünya düşünce geliyor aklıma..

Sezgileri ön planda tutarak yaşamakla ilgili bir örnek vereceğim. Geçen sene Tamer Dövücü’nün ODM kursuna gitmiştim. Ta 2004 yılında gittiğim NLP kurslarından sonra onu ilk görüşümdü bu. Aradan yıllar geçmişti ve tabiki öncekiyle şimdikini kıyaslama hali oldu. Bu sefer Tamer Dövücü’yü bir başka şekilde dinler buldum kendimi. 2004’teki kursta, anlattıklarını deli gibi not alıyor ve onu dinlerken aynı zamanda modellemeye çalışıyordum. Yani onu bir çeşit kopyalamaya çalışıyordum, yaptıklarını yapmaya çalıştım. Anlattıklarını ezberleyip uygulamaya çalıştım. Nasıl yaptığını bilmeye çalıştım. Çaba sarfettim. Çok çaba sarfettim. Kendimi değiştirmeye kendi üzerimde çalışmaya çok çaba sarfettim.

Geçen sene ise, ilk derste onu izlerken, onda ne değişmiş diye bakarken, anlattıklarına karşı daha farklı durduğumu farkettim. Bunu diğer insanların söyleyip sordukları bana farkettirdi aslında. İnsanlar onun gibi olabilmek için soru soruyordu. Onun bildiklerini bilmek için soru soruyordu. Bu bana o anda o kadar anlamsız geldi ki… Bense onu birşeyi anlatırken veya bir uygulama yaptırırken taa içinde ona bunu yaptıran mekanizmayı çözmeye çalışırken bulmuştum kendimi. O bunu sezgileriyle yapıyordu bunu keşfetmiştim.. Bu sezgileri algılamaya çalıştım. Bu çok farklı bir öğrenme şekliydi benim için. Taa içerdeki o şeyi hissettim. Dışarı çıkarmış halini kopyalamaya çalışmadım. Ona o bilgiyi verdiren o davranışı yaptıran ta içerdeki asıl hali algılamaya çalıştım. O anda o bir yöntemi uygulamıyor veya bir bilgiyi uygulamıyordu, o kendi oluyordu, yani taa içindeki bir şeyi harekete geçiriyor ve yalnızca biliyordu.

Ben bu kursta kendimi ve öğrenmeyi daha çok akışa bırakabilmiştim…

Bu, bana bilgiyi en öz halinde hissedebilme şansı verdi. Şekile değil öze odaklanmamı sağladı.

Akışa bırakabilmek iman ister..

İnsan denen varlıkların hiçbirisinin zerre kadar hareketinin tesadüf olmadığını bilirsin. İnsan denen varlıkların yaşadıkları her anın bir amacı olduğunu bilirsin. Her anın her sanisenin..

ve senin o amacı her zaman idrak edemeyebileceğine iman etmektir..

Akışa bırakmak, olmuş olan şeyler hakkında kızgınlık duymamaktır. Ne kendi yaptıklarımız için ne de başkalarının yaptıkları için. Olup bitmiş herhangi bir şey için duygusal olarak kendini yormamaktır. O şekilde olduysa bu biz onu o şekilde istediğimiz için olmuştur diyebilmektir. İhtiyacımız buymuş diyebilmektir. AMA bu kesinlikle yaşanmamış olayları sanki yaşanmış gibi kabullenmek anlamına GELMEZ. Şu andan sonrasını her an kendinin şekillendirdiğini bilmektir.

Çaba göstermemek de akışa bırakmak ile ilişkilendirilebilir ama bu çabasızlık pasif değil aktif birşey. Hareketsiz kalmak (fiziksel ve zihinsel) değil tam tersine bilinçli bir hareketlilik gibi. Bu çabasızlık SONUCUNA bağımlı olmadığın bir fiili yapmak gibi. Genellikle bir şeye ulaşmak için gösterdiğimiz çabalar o sonuca bağımlı yapar bizi. Yani özdeşleşiriz o amaçla. Yolda kullandığımız bir araçtır halbuki vardığımızda durdurup ineceğimiz.. ama kendimizi artık o araba zannederiz. Akışta ilerlemek, amacın için çalışırken sonucuna iman etmektir daha yaşanmadan…

Akışa bırakabilmek en sonunda, bu oyunda senaryoyu yazanın da yönetenin de oynayanın da kendin olduğunu idrak etmektir. ..

“Sorumluluk almanın hem de tüm hayatının sorumluluğunu artık üstlenmenin zamanıdır” demek ve bu şekilde yaşayabilmektir akışa bırakabilmek..

Kavramlara farklı bakabilmek isteyenler için birkaç ufak bakış açısı …