Category: Yaşamın Akışı Can&Eren

İçimizdeki potansiyeli en üst seviyeye çıkarmak..

Geçtiğimiz günlerde Singularity Üniversitesi’nde bir konuşma yapan Yazar Michael Gelb, tarihin en büyük

düşünürlerinden Leonardo da Vinci‘den örnekler sunarak içimizdeki potansiyeli en üst seviyeye çıkarma konusundaki fikirlerini paylaştı. Gelb, yaptığı konuşmada üstün yetenek için temel oluşturduğuna inandığı yedi da Vinci ilkesini paylaştı:

  1. Merak: Hayata karşı dindirilemeyecek derecede meraklı bir yaklaşım izlemek.
  2. İspat: Bilgiyi her zaman tecrübeyle sınamak.
  3. Hissetme: Tecrübenin açıklığa kavuşması için hislerin sürekli olarak geliştirilmesi.
  4. Sfumato(Rönesans Dönemi’nde kullanılan resim tekniklerinden biri. En iyi örneğinin da Vinci’nin Mona Lisa tablosu olduğu düşünülüyor). Belirsizliği ve kuşkuyu kabullenme gönüllülüğü.
  5. Bilim ve Sanat: Bilim ve sanat, mantık ve hayal gücü arasında denge kurmak.
  6. Vücudi olma: İki eli kullanabilme, vücudu zinde tutma ve dengeyi sağlama.
  7. Bağlantı kurma: Etraftaki her şeyin ve her olayın bağlantısını kavrayabilme.
    Da Vinci’nin insanın içindeki potansiyeli açığa çıkarma yaklaşımları, günümüzde sağlıkla ilgili kabul gören fikirlerle uyuşuyor.

Kaynak: dunyahalleri.com

İç dünyamızda çocuklarımıza ayırdığımız zamanlar..

Özellikle de bu ülkede ebeveynlik nasıl bir takıntıdır hiç düşündünüz mü?

Kendi kendimi gözlemlediğim durumlardan bahsedeceğim.

Çocuklarımın hayatlarına yüksek dozlarda müdahale ettiğimi farkediyorum.

Çünkü odağımda onlar var.

Sanki onların hayatı benim hayatımmış gibi hissediyorum.

Küçükler diye yönlendirilmeleri gerekiyormuş gibi hissediyorum. 

Her davranışlarından sorumluyum sanki. Her laflarından her düşüncelerinden ben sorumluyum. 

Öyle bir içsel bağ ki bu.. normalmiş gibi geliyor..

Çünkü hayatlarında pekçok şeye ben karar veriyorum, belki de beni yanıltan da bu.. yiyeceklerini, giyeceklerini ben alıyorum, gidecekleri okullara ben karar veriyorum, gezecekleri yerleri de ben seçiyorum.. peki bu bana onların karakterlerine müdahale etme hakkını da verir mi?

Elbette hayır.

Kaptırmış gidiyorum bu annelik davasına..

Onlara sahipmişim gibi.. istemediğim birşey görünce sinir olmak mesela.. halbuki ne haddime!

Halil Cibranın şu meşhur şiiri geliyor aklıma tabii..

Benim öncelikle kendi iç dünyamda bu annelik meselesini doğru yere oturtmam gerekiyor. Çalışan bir anne olabilirim, bol bol seyahat edip çocuklarından ayrı da kalabilen bir anne olabilirim ama iç dünyamda ona yapışık yaşıyorsam bir işe yaramıyor bu!

Bir birey yetiştirmek istiyorum ama bu iş kitap laflarıyla çocuğun başının etini yemek, dır dır dır etmekle olacak iş değil..

Bırakarak ve kendi yaşamınla örnek olarak olacak bişey.. Ne zor şeymiş bu bırakmak…

Uyku..

Neden ben de bazı insanlar gibi 4-5 saatlik uykuyla yetinemiyorum?

Bence uyku meselesinde esas konu enerji meselesi..

Eğer gün içinde enerjini koruyabilirsen gece 4-5 saatlik uyku sana yetiyor.

Ama koruyamazsan yetmiyor..

Yani tüketmeyeceksin enerjini KAYGILARLA, STRESLE, İLERİYE DÖNÜK ENDİŞELERLE..

Benim yaptığım bu.. bu yüzden o uyku bana yetmiyor.

O kaygılar benimle geliyor ve uykumda sürekli bir FAALİYET VAR. Öyle iyi biliyorum ki, o alarm çaldığında resmen yarım kalıyor uykumdaki faaliyet. Beden uykuda ama zihin öyle bir faaliyette ki.. O halde nasıl yetsin???? Uykuda da dinlenemiyor zihnim çünkü… kaygıların yarattığı bir şeylerle meşgul yani…

ENDİŞESİZ bir zihnin içinde olduğu VÜCUT  4-5 saatlik uykuyla  yetinir bence…

Çok ihtiyacım var az ama öz uyumaya…

 

 

Anaokulu üzerine düşünceler

Okul günleri başladı. Can’ın anaokulu zamanlarıyla Eren’in anaokulu zamanları çok farklı olacak hissediyorum.

Can anaokuluna başladığında bu benim ve tüm ailem için  o kadar büyük bir olaydı ki..

Burada sitede bile bir dolu yazılar yazmışlığım var o dönemlerde.

Ne kadar heyecanlıymışım ne kadar toymuşum. Benim kalbimdeki o kaygı aynen oğluma da yansımıştı. Kaygı duyduğum ölçüde de olayları değiştiremediğimi öğrendim artık. Yani ne kadar kaygı o kadar yapamama..

Elbette ki Eren’le yepyeni öğrenmeler yaşayacağım. Can’da öğrendiklerim işe yaramayacak bazen. Çünkü her çocuk farklı ve hepsi farklı şeyler öğretiyorlar anneye. Bu küçük kahraman hassas varlığını öyle saklıyor ki benden, bazen ben bile göremiyorum içindeki titreyen kalbini.. Kocaman adam gibi, abisiyle yarışan, abisinin önüne geçemediği için çıldıran bir çocuk. Yapmaya karar verdiği şeyi yapan, yaptıran bir çocuk. Hedefler peşinde koşturuyor..

Ben ancak çok sakinken ve tamamen ona odaklanmış durumdayken görebiliyorum içinin nasıl sevgiyle titrediğini.

Onu keşfetmek için kendime daha çok yer açabildiğim için mutluyum…

Doğumgünü

Oğula açık mektup

Tam 4 yıl önce bugün doğdun benim güzel kuzum.

Seni çok ama çok istemiştim. Çok da beklemiştim. Can ve sen henüz doğmamışken, ben anne kimliğimle henüz tanışmamışken, annelikle ilgili bir dolu düşüncem, duygum vardı herkes gibi.. Kafamda yarattığım çok güzel fikirler vardı.

Sizle tanışınca hepsi bir kenara gitti kayboldu.. yerine yeni doğan bir anne geldi. Yaşadıklarımdan öğrendiklerim kendi adıma devrim niteliğindeydi.. Öyle değiştim ki bunu kelimelerle anlatmak imkansız gibi. Asla yapmam dediklerimi yaptım, asla hissetmem dediklerimi hissettim, değişen davranışlarıma düşüncelerime kendim bile inanamadım zaman zaman. Tek bir cümle isteseniz o da şu olurdu, beni dünyaya bağladınız, işte o kadar..

Hani doğmuşum, gelmişim o kadar zahmete katlanmışım ama doğup da sonra şımarıp niye geldim ki bu gezegene, ne çirkin bir yer, ne saçma sapan bir durum, e bana müsade edin de döneyim, der gibi yaşıyordum kısacası 🙂

Her ne kadar, büyümenize şahitlik yaparken, ideallerimdeki gibi gitmese de herşey..

Mükemmellik arayışımdan vazgeçtiğimden beri huzuruma huzur katıyorum..

Büyük oğlum artık çok net ayna vazifesi görüyor. Gördüğüm şeyden çok memnunum şükürler olsun..

Küçük oğlum, sen, benim gizli kahramanımsın. Belki de en büyük öğretmenimsin. Göreceğiz..

Sizler beni ve ben de sizleri seçtiğim için, birlikte bu dünyayı yaşanabilir kıldığımız için şükürler olsun..

İnsanın üst versiyonları..

Bilgisayarların, telefonların, elektronik her türlü cihazın yazılımlarının güncellemeleri, üst versiyonları çıkıyor öyle değil mi.. Peki biz insanların da üst versiyonları olmaz mı?

Biraz beyin fırtınası yapalım..

Hakikaten bizim de robota benzeyen taraflarımız yok mu?

Her gün aynısını aynı şekilde yaptığımız davranışlarımız?

Her gün aynı şekilde gelen etkilere aynı şekilde verdiğimiz tepkilerimiz?

Her gün aynı yere aynı yoldan gitmemiz..

Her sabah yatağın aynı tarafından kalkmamız..

Aynı şeyleri aynı duygularla yiyor olmamız…

Vay be 🙂 aslında farklı olarak yaptığımız şeyleri düşünüp saymalıydım belki de çünkü bu yukarıdaki liste hiç bitmeyecek 🙂

Evet, bizlerde otomatik davranışlarımız ve otomatik tepkilerimizle bir makineye benziyoruz.. Dolayısıyla bizim de üst versiyonlarımız olabilir!

Aslında insan hiç de bu açıdan kendisine bakmıyor.. “Kendimin daha üst versiyonlarına nasıl ulaşabilirim” sorusunu hiç sormuyor kendisine.

Ben soruyorum. Ve biliyorum ki insan şuurlandıkça kendi boyutunda kendinin daha üst versiyonlarını tecrübe edebiliyor.. Bu yüzden de hayat benim için bir okul. Bir öğrenme mekanı. Her an ve her saniye bir öğrenme fırsatı. Arkadaşlarımla sohbette konuları sürekli deşmemin sebebi bu, öğrenme hevesi! Kendime yeni bir şey katma hevesi. Bir iş toplantısında bile benim için ön planda olan şey yeni farkındalıklar sonra yeni öğrenmeler.. Kendini keşfetmenin keyfini hiç yaşadınız mı, bu muhteşem bir his!

 

Hayatın yanında olmak..

Ne demek?

Bir hayatın karşısında olanlar var bir de yanında olanlar. 

Yani ben öyle yorumluyorum. 

Yanında olmak ‘onunla birlikte akmak’ demek.. O’na güvenmek onun getireceklerine teslim olmak demek. Ne getirirse getirsin içinde şükredecek bir durumun olduğunu bilerek yaşamak demek. Acı çekmemek demek değil veya umursamadan yaşamak demek değil. Belki en çok da onlar yaşıyor tüm zorlukları. Sadece şikayet etmiyorlar çünkü karşılarında bir düşman yok. Aksine yol açan bir rehber var. Adı da hayat.. Eskilerin “vardır bunda da bir hayır..” dedikleri gibi.. Hayatın yanında olunca; markette cüzdanınızı düşürdüğünüz zaman sizi arayıp cüzdanınız bizde gelip alabilirsiniz diyen birileri oluyor, arabanızın kapısını açık unutup gittiğinizde yine sizi bulup haber verenler oluyor, önemli bir toplantı öncesinde bir evrak eksik götürdüğünüzde o evraka şu anda ihtiyacımız yok diyenler oluyor, yurt dışında öğrenciyken paranız bittiğinde ailenize söylemek istemediğinizde bile bankada birdenbire size yollanmış bir para bulduğunuz oluyor.

Seneler geçtiğinde dönüp baktığımız pek çok olayda, “isyan etmiştim ama iyi ki yaşamışım çok şey öğrendim” dediğimiz anlar vardır ya, kasıldığımız o anlarda hayatın yanında olamadığımızı anlamalıyız sanırım.  

Hayatın karşısında olanlar ise günün büyük kısmını tehlikelerden korunmak için yaşarlar. Hasta olmamak için, işten kovulmamak için, aç kalmamak için, birisini kaybetmemek için vs… sanki karşılarında bir düşman var ve onlar o düşmanla savaşmak için doğmuşlar.. 

Mücadelenin de pozitif yapılanı ve negatif yapılanı var galiba. Pozitifsek mücadele sırasındaki düşmelere çok aldırmıyoruz, ama negatifsek düşmelere aşırı öfkelenip kendimize zarar veriyoruz. 

 

Denge

Her yerde konuşuluyor ama hiç yapılamıyor.. 

Anne çocuğuyla ilişkisinde dengesiz, ya otoriter ya da çok esnek..

Patron çalışanlarıyla ilişkisinde dengesiz, ya çok sert ya da çok umursamaz.. 

Sevgililer ilişkilerinde dengesiz, ya çok kontrolsüz ya çok kontrollü..

Öğretmenler öğrencileriyle ilişkilerinde dengesiz, ya çok disiplinlilerdir ya da çok boşvermiş..

İnsan doğayla ilişkisinde dengesiz, ya tamamen inzivada ya da şehir kaosunda kaybolmuş..

Yok mu bu dünyanın herhangi bir köşesinde bir denge??

Görüp de model alabileceğimiz bir denge??

İnsanın bütün mücadelesi ilişkiler üzerinden yaşanıyor değil mi.. O mücadelede ya bir uca savruluyoruz ya da öbür uca.. Ve çocuklarımız da bunu öğreniyor.. Bütün iş bu uçlarda olduğunu fark etmekle başlıyor galiba.. yaşadığımız düşünce selinde o düşüncelere “sen bi dur” diyebilip arkada izleyen konumuna geçip izlemek lazım…

43 yaşımı bitirdiğim bugünde kendime aldığım özel not; Nihan, hiçbir fikre hiçbir düşünceye ait değilsin. sen sadece varolan her şeye sevgini ve saygını yaşatmaya çalışan bir gözlemcisin..

Çocuklar Büyüyor ve Biz de…

Küçükken bir an önce büyüsün isteriz, büyüyünce de ne güzeldi eski günler deriz..

Niye hep içinde olduğumuz AN’ı değilde başka bir AN’ı istiyoruz?

Hep bir sonraki AN için özlem duyuyoruz?

Çok acaip bir mutsuz olma iştahı var herkeste..

Gerçekten insan dışında hiçbir varlık kendisine bu kadar acı çektirmeye istekli değil şu dünyada..

Daha yukarıdan bakmak bu kadar zor olamaz, çıldırdığımız her hangi bir durumda o ortamdan çıkmak (zihinsel olarak) ve daha yukarıdan bakmak ve olayın ne kadar da anlamsız olduğunu görmek, hele hele çıldıracak bir şey hiç olmadığını görebilmek lazım. İşte bunu biz hangi anlarda idrak ediyoruz biliyor musunuz, çok büyük acılar yaşadığımız zaman idrak ediyoruz. “Ya ben ne küçük, ne önemsiz şeylere kızmışım, üzülmüşüm bu güne kadar” deyip….

Evet çocuklar ebeveynlerin sınırlarını genişletmekle görevliler sanki.. Sanırım büyüme çağında annenin hem çok yorgun hem çok kızgın ama bir o kadar da yoğun zihinsel ve ruhsal gelişimi yaşandığı için o dönem bittiğinde bu kadar çok özleniyor..  Çünkü olayların bağırış çağırışın içinde hep sınırları genişletme esneme hareketleri var.. Dolayısyla bir gelişim var.. Çocuklar kendi hayatlarını kurduğunda yine sıkıntılar bitmiyor tabi çünkü gelişim için sıkıntı şart.

Yani büyümelerine şahit olmak hem güzel hem de yorucu. Çocuklarımız bizim şükür sebebimiz, keşke her anlarını zevkle yaşayabilsek..

Kampa gittik..

EYLÜL 2015 kocayayla Kampa gittik!

Hem de öyle böyle değil gerçek bir yaylaya çıkıp, bir gecemizi orada geçirdik! Düzce’ye git, orada köyden alışveriş yap, başla tırmanmaya.. 15 kilometreyi yaklaşık bir saatte gittik, git git bitmedi yol..

Çadırları kurduktan ve karnımızı doyurduktan sonra, düzlüğün hemen bitiminde başlayan ormanın içlerine doğru yürüyüşe çıktık.

İlk defa gerçek bir ormanın kokusunu hissettim, muhteşemdi, o nemlilik, o ağaçların inanılmaz heybeti, ayağını bastığın yumuşak yaprakların hışırtısı, devrilen koca kütükler, çeşit çeşit mantarlar, ağaçların arasından sızan ışık huzmeleri… öyle harikaydı ki, yaptığımız 2 saatlik yürüyüş, yaylada kamp kurup geçirdiğimiz iki güne bedeldi diyebilirim. Etkilendim..ilk defa gördüğüm için ve doğanın güzelliğine bu kadar yakın olduğum için..  Keşke daha ulaşılabilir bir yerde olsaydı buralar..

Çocuklarla gitmenin stresine değdi mi değdi evet.. çocukların çok özgür kalabildiği bir ortamdı. Zaten en çok onlar eğlendi .. Her ne kadar yolu ve kamp alanının fazla bakir! olması canımı sıksa da farklı bir hafta sonu geçirdiğim için keyifli oldu. Tekrar gitmek ister miyim, tekrar çadır kampı yapmayı çok isterim! fakat daha medeni bir ortamda isterim. Yedigöller’de mesela. Milli parkın içinde çadır kuranlar için kolaylıkların olduğu bir ormanın içinde daha mutlu olabilirim.

Nerede olursanız olun, doğanın içinde vakit geçirmek, radyasyonsuz bir ortamda, kamp ateşinde ısınmak, gecenin zifiri karanlığında milyonlarca yıldızı seğretmek, sabah güneşiyle uyanmak, ormanın devasa çamlarının altında sohbetler etmek çok güzel bir olay 🙂 tavsiye tavsiye tavsiye….

Living in now…