Category: Yaşamın Akışı Can&Eren

Onlar büyüdükten sonra okumalarını dilediğim içimdeki şeyler..

24.Haziran.2021 Dolunayında duygularımız üzerine bir yazı..

junoastrology.com harika yazılar yayınlıyor.. 👌

24.Haziran’daki yazısının bir kısmını alıntılıyorum..

Bireysel düzlemde; İnkar ve baskılama yüzünden bir türlü yüzleşemediğimiz ve yönetemediğimiz duygularımız var… Onlar kontrolsüz bir alana itildikleri için, gizli ve dolaylı olarak bizi yönetiyorlar! Bu DOLUNAY bizi bu duygularla yüzleşmek zorunda bırakabilir. Nasıl deneyimler bizi bekliyor derseniz;

  • Birilerinin otoritesini ve karizmasını kullanarak üzerimize gelmesi ya da duygusal sınırlarımızı zorlaması söz konusu olabilir. Güçsüz, dirençsiz hatta kayıp hissettiğimiz halde bunu kendimize bile ifade edemeyebiliriz. Onun yerine donuk ve uzak bir maske takınarak durumu geçiştirmeye çalışabiliriz.
  • Birileri bizimle ilgili duygularını baskılamaya ve uzak veya gerçeğe aykırı bir görünüm vermeye ya da basitçe tepkisiz ve donuk görünmeye çalışabilir. Biz alamadığımız tepkiler yüzünden kendimizi rahatsız hissedebiliriz ve gereksiz müdahaleler yapmaya kalkabiliriz. Kendimizi boşlukta hissettiğimiz için birilerinin duygusal alanına mütecaviz davranabilir, insanları çekildikleri belirsizlikte bırakmamak için fazla uğraşabiliriz.
  • Bir ilişkide, sığınma, sahiplenilme, teslim olma arzumuz veya ihtiyacımız ile iktidar mücadelesine girme, kendimizi koruma, dirayet gösterme, uzak durma eğilimimiz arasında sıkışabiliriz. Doğrudan veya dolaylı kontrol etme ve edilme temaları çok belirgin hale gelebilir.
  • Dışarıdan bakılınca bir fırsat gibi görünen konumlar veya iletişimler, bizim üzerimizde bir meydan okuma etkisi yaratabilir. Kendimizi baş edemeyeceğimiz bir halle yüzyüze kalmış gibi hissedebiliriz. İçe bastırdığımız kaygılar, başarısızlık hisleri, zaaflı olma endişeleri su yüzüne çıkabilir.
  • Geçmişten bu güne birçok davranış kalıbımızın içine sinmiş olan duygusal güdülenmelerimizi açıkça görmek ve bunlarla ne yapacağımıza karar vermek durumunda kalabiliriz.

Duygular, bizim kontrol edemediğimiz güdülenmelerin dışa vurumudur. Sosyal ve kültürel şekillenmemiz bizi genel olarak bazı duyguları bastırmaya, yok saymaya, inkar etmeye iter… Bazı duygulara ise kendimizi kaptırmak ve bunların yönetimine girerek davranmak bize normal ya da meşru gelir. Pek az insan duygularını fark ettiği anda kucaklamak, kabullenmek AMA onlarla ne yapmak istediğine mantıklı bir biçimde karar vermek yolunu seçer. Genelde duygular içe bastırılır ya da başkaları bundan sorumlu tutulur ve bizim hissettiklerimiz onların üzerine kontrolsüzce kusulur.

Örneğin birinin sahip olduğu nitelikler bizde kıskançlığa yol açabilir. Kıskançlık bu kişide var olduğunu gördüğümüz şeylerin bize kendi eksikliğimizi hatırlatmasıdır. Bu durumda pek az kişi ”Ben kendimi neden eksik hissediyorum? Bu konuda ne yapmalıyım?” diyerek bu duyguyu farkındalığa ve kendine dönük bir çalışmaya dönüştürür. Bir çok insan kıskandığı kişiden uzaklaşır, onu incitmeye çalışır, hakkında dedikodu yapar ya da o kişinin çok önemsediği özelliklerini küçümsercesine davranmaya eğilim gösterir. İşte bu tam olarak baskılamak istediğimiz duygunun arkadan bizi yönetmesidir.

Daha derin bir örnek verelim; Hepimizin ilişkilenme modelleri vardır. Bu modeller çoğu kez çocukluğumuzda anne ve babamızla kurduğumuz ilişkilere ya da onların arasındaki ilişkiye dair gözlemlerimizin bizde oluşturduğu ”savunma temelli kurgulara” dayanır. Biz her ne kadar karşımıza çıkan insanlarla özgün duygusal bağlar kurduğumuzu zannetsek de, bir çok ilişkide çocukluk travmalarımızın şifasını ararız. Ancak genelde şifalandıran değil o temayı fazlasıyla tetikleyen insanlara yöneliriz. Bu aralar ilişkilenme şeklimizle ilgili baskılanmış travmaların su yüzüne çıktığı ve karşımıza çıkan kişiler tarafından iyice tetiklendiği bir dönemden geçiyor olabiliriz. Bunları baskılamak ya da kişilerle ilişkilendirmek yerine, içgörüye dönüştürmek için mükemmel bir zaman olabilir.

Kendini kontrol etmek, bir durumu, bir duyguyu yok saymak ve üstünü örterek davranmak değildir. Bu mutlak güçlülük kurgusu ile gerçeklerden kaçmaktır! Kendimizi gerçekten kontrol etmek, durumun bizde oluşturduğu duygulanımları ve vermek eğilimi içinde olduğumuz tepkileri seyredebilmek ve bunların içimizde hangi derin bağlantılara dokunduğunu tanımlamakla mümkündür. Bazı insanlar bunu yapmayı tamamen reddedebilirler.

Biz duygularımızı kişilerle paylaşabilir, maruz kaldığımız bir davranış sonucunda içine girdiğimiz bir hali tarifleyebiliriz. Yakınlık kurmak zaten böyle bir şeydir! İlişkilerde bu alışverişin olması arzu edilir. Ancak her zaman herkesten umduğumuz yanıtı almayabiliriz. İnsanları duygularımızı anlamaya ya da kendi duygularını samimiyetle ifade etmeye bir yerden sonra mecbur edemeyiz! O zaman durumun sorumluluğunu alıp bir tepki vermek ya da uygun bir mesafe belirlemek bize kalır.

Duygunun sahibi biziz. Tetikleyicisi ortamlar ya da insanlardır. Biz bulunduğumuz koşullardan ya da karşımızdakilerin davranışlarından rahatsız oluyorsak ya da ilişkilerin gelişmesini sağlayacak bir ”karşılıklılık” oluşmuyorsa, uygun mesafede durmayı becermek zorundayız. Mesafe alamayacağımız bir ortamda isek, karşılıklı bir tepkime, bir patlama, bir çatışma doğması kaçınılmaz olabilir. Ancak bu deneyim, uzun vadede bizi patlamaya sevk eden duygunun içimizde nereye gittiğini bulmak ve bunu baskılamadan yönetmeyi öğrenmek için bir fırsat olabilir. Bu DOLUNAY bize kendi duygularımıza ve başkalarının duygularına nasıl yaklaştığımızı görmek için bol bol fırsat verebilir 🙂

Duygularımızla dost olmak, onları baskılamadan kucaklamak ve onların içinde kaybolmadan yolumuza hizmet eden seçimler yapabilmek bize kolay olsun.

OLSUN ✨

Gökyüzü

Benim için enteresan geçecek bir yıl olacak galiba..

Duyumlara çek kendini.. duyumlarına..

Çevrenle duyuların üzerinden bağ kur.. Buna oryantasyon diyorlar.. Eskiden kabileler şeklinde yaşarken biz.. buna ihtiyaç duymazmışız çünkü her daim doğanın içindeymişiz zaten.. ama artık ihtiyaç var..

Meditasyona başlarken yapıyoruz..

Gözleri dışarı çevir, gezdir bakalım neler görüyorsun.. Hergün yanından geçtiğim çam ağacını meğersem görmüyormuşum ki ben… 🙂 Görmek için bakınca gördüm o muhteşem ağacı..

Doğa, dağ, tepe, ağaç, çiçek, bulut, mavi, ufuk, bunları görmek insanın fizyolojisini genişletiyor. İnsanı hayali bir odanın içinden çıkartıp genişletiyor. Sahiden genişletiyor, genişlediğini hissediyorsun, bi acayip hoş bişi.

Sürekli zihinde yaşamak ne zor Allahım!

Ne kasvetli ne üzücü ne bitkinleştirici of yoruldum!

Zihin devamlı bir hikayeler peşinde devamlı!

Me and my story…. 🙂

Devamlı bende olmalısın devamlı… sabahın beşinde uyanmalısın gelecekte olabilecek muhtemel kaygıları düşünmek için!! veya kendi kendine uydurduğun oyuncaklarını düşünmek için!!

Ama yok artık kanmıyorum…

Şu kabile mevzusuna iyice bir bakmak lazım.. İnsan modern hayatta arızaya geçtiği zaman psikoloğa gönderirler ya, psikologların ilk sorduğu sorulardan biri “destek var mı?” oluyormuş..

Yahu diyor, neden bunu illaki ayarlarımız bozulduğunda soruyoruz? Bu aslında yaşayan her bir Allah’ın kulunun sahip olması gereken birşey bu hayatta. DESTEK!

Kendini açabileceğin, açtığın zaman sahiden dinleyebilecek biri var mı etrafında? Sahiden sadece dinleyebilecek? Yorum yapmadan olduğun halinle, yanında durabilecek?

Varsa yapış ona…

Bu nasıl bir modern dünya yalnızlığıdır arkadaş, herkes aslında yalnız.. Bir tane mi insan olmaz hayatında hiç rol yapmadan yanında durabildiğin..

Artık biraz sorumluluk alma zamanı.. yoksa küçükken yaşadığımız sevgisizlikmiş, ilgisizlikmiş, değersizlikmiş, ıvırmış zıvırmış bin tane şey var.. hepsini baş suçlu ilan edip geriye çekilmenin bir anlamı yok artık.. Yetişkin nehirine geçme zamanı.. koskoca insanlarız hala çocuğuz hala ağlıyoruz..

Beden duyumlarına geçelim.. bu bir başlangıç…………….

Bournemouth / UK Vol.3

İnsanın farklı yaşamlar görmesi ne kadar öğretici.. Vizyon genişletici bir olay.. Herhangi bir şey benim yaptığımdan farklı şekilde de yapılabiliyormuş, benim yaptığım en güzeli en doğrusu olmayabiliyormuş.. bunu görüyor insan..

En basit yemeğinden, en derin inancına kadar… hiçbiri hakkında tek bir doğru yok.. yalnızca kendi seçimlerimiz var..

Beni heyecanlandıran şey, birinin herhangi bir şeyi benden daha üst bir bilinç seviyesinde yaptığını görmem oluyor. Bana göre bir üstü demek daha kapsayıcı olması demek. İnsana faydasının daha yüksek olması demek. Örneğin ne yediğimiz ne içtiğimiz meselesi.. insanlar bu ülkede yediklerine çok daha dikkat ediyor.. ne yediği nerede ne şekilde beslendiği belli olmayan hayvanların etlerini yemiyorlar.. Marketlerde bizim gibi açık et reyonları yok.. Hepsi paketli ve paketin üzerinde hangi çiftliğin hayvanı olduğu, neyle beslendiği yazıyor.. İnsanlar yediklerinin sağlıklarına direk etki ettiğinin artık idrakindeler.. İngiltere’de vegan sayısı 3,5 milyona çıkmış, bu da nüfusun %7’sine denk geliyor.. çok büyük bir oran. Veganlık trendinin yükselişinde İngilizler için en büyük etkenin çevreye verilen zarar ve iklim değişikliği olduğunu söylüyorlar. Şimdi bu daha üst bir bilincin idraki değil de nedir?  Hayvancılığa bağlı sera gazı salınımı inanılmaz yüksek dünyada.. Ben et yememeyi geçtim kendi ülkemin insanlarının yiyecek seçerken daha bilinçli olmasını istiyorum o kadar..

Hep deriz ya, “benim bir bedenim var” diye.. bu ayırım doğru değil, yani “ben” ve “bir beden” ayırımı… aslında “ben bedenimim” dememiz daha doğru.. çünkü benden ayrı bir beden yok ortada. Zihin bu ayırımı yapıyor, kopartıyor bu bütünlüğü .. mindfullness egzersizleri kişiyi zihninden çıkartıp bedenine odaklıyor, hislerinin duyumlarının üzerine.. hiç umurumuzda olmayan hep ittiğimiz o hislerin…

Konumuza geri dönecek olursam.. insana duyulan saygı.. çok heyecanlandırıyor beni.. sokaklarda sigara içilmiyor, bir yerde bir insanla görüşmek istediğinizde dakikalarca beklemiyorsunuz o kişi hemen geliyor sizinle ilgileniyor, insanlar parklarda yeşil alanlarda bol bol vakit geçiriyorlar saygılı bir şekilde..hele otobüsler.. binmek isteyenlerin önce inecekleri beklemeleri.. tek kapı var çünkü.. müthiş birşey.. ve tabii ki çok kozmopolit bir ülke, en küçük şehirinde bile arap, suriyeli, macar, ne ararsan var, onlar da gayet güzel uyuyor tüm kurallara..

Elbette hoşuma gitmeyen de pek çok şey gördüm buralarda onları da devam eden yazıda yazayım..

Sevgiyle kalın 🙂

Bournemouth/UK vol.2

Çocuk.. henüz 12 olmamış birkaç ay kalmış 12’nin bitmesine..

Anneye diyor ki, bilmem kimin oğlu Bodrum’da otel tatili yapacakmış, dersleri de hiç kendisininkiler kadar iyi değilmiş, ben de onu İngiltere’ye dil okuluna götürüyormuşum bu ne haksızlıkmış. Tatil dediğin otellerde kalmak ve hiç ders mers çalışmadan havuza denize girmekmiş.

“Bak” dedim.. “canım oğlum.. seni anlamaya çalışıyorum ve haklısın.. ama ne olur bunun gerçekten haksızlık olup olmadığına karar vermek için biraz daha bekle.. Gidelim, gelelim.. Yaşayacaklarımızı yaşayalım daha sonra tekrar konuşalım olur mu?” dedim. “Tamam” dedi..

Varacağımız yere nasıl gideceğimizi önceden çalışmıştım fakat hesapta olmayan durumlar çıktı -tabii ki çıktı 🙂 – eve varmamız tahminimizden uzun sürdü ve yorucu oldu. Neyse ki evimizi beğendik ve çocuklar yadırgamadan ilk gecemizi geçirdik.

İkinci günümüzde Can’ın okuluna giden yolu yürüdük, okulu dışarıdan gördük, biraz market alışverişi yaptık ve eve döndük. Çocukların etrafa aval aval bakarak yürümeleri, özellikle Eren’in evleri, yolları, insanları kocaman gözlerle seyretmesi beni inanılmaz derecede mutlu etti. Geliş sebebim işte tam da buydu.. Yeni insanlar, yeni mekanlar görmeleri, farklı karakterler tanımaları, yeni konuşma dilleri duymaları, farklı insan davranışları görmeleri, yeni bir havayı solumaları.. beyinlerde yeni nöral ateşlenmeler çoktan başlamıştı bile 🙂

Sonraki ilk hafta Can açısından muhteşem geçti. Kendi de inanamadı ben de beklediğimden daha çok şaşırdım.

Evet eninde sonunda bu gezi+okul’un ona katacağı şeyleri kendisinin de fark edeceğini biliyordum. Ama bu kadar çabuk olması!! :))

İlk günün sonunda onu almaya gittiğimde ondan bile daha heyecanlı olduğumu itiraf etmeliyim. Daha sonraki günler, sınava girmesi, seviyesinin belli olması, onu koydukları sınıftaki arkadaşlarıyla tanışması… Herşeyin bir anda olması ama bir o kadar uzaması…

Bir Can gördüm, her akşam okuldan çıktığında ağzı kulaklarında, gözler parlıyor, her sabah mutlulukla uyanıyor hiçbir laf söylemeden güle oynaya okula gidiyor, böyle bir Can, bu ülkede kaç sene boyunca bir gün bile bu şekilde gitmemiş okuluna :)))))

“Anne burası hiç okul gibi bir okul değil ki..” söylediği buydu. Çok da detay vermiyordu. Oyunlar, heyecan, sınıftaki özgürlük, eğlence en çok duyduğum şeyler oldu. Kış dönemi ülkenin resmi okullarında eğitim alan çocukların bu kadar eğlendiğini düşünmüyorum. Dil okulları İngiltere’nin sektördeki en büyük gelir kalemlerinden bir tanesi ve dolayısıyla giden çocukların tekrar gelmek istemeleri çok önemli. Yaz modunda hem eğlenip iyi vakit geçirecekleri hem de İngilizce konuşma pratikleri yapabilecekleri programlar oluşturmuşlar.

En büyük kazancımız neydi diye sorarsanız, bence İngilizcesini geliştirmesi değildi.

Bence biz en büyük hatayı her şeyi parçalayarak yapıyoruz hayatta. Bir kursa gidersiniz bir eğitmenden birşey öğrenmeye, ismi budur. Ama o kurs size orada anlatılanlardan daha fazla şey katar.. veya sizi bozar.. O sırada kimlerle olduğunuz, hangi ruh hallerinde olduğunuz, ilişki kurma biçimleri, belki milyonlarca girdi oluyor varlıksal alanımıza.. bizi değiştiren, geliştiren.. ama biz sadece orada anlatılanları aldık mı almadık mı diye düşünüyoruz. Hayatı ve olup biten olayları bir bütün halinde algılayamıyoruz.

Devamı vol.3’te..

Yazdıkça yazası geliyor insanın 🙂 Arkadaşım çok az anlatmışsın dedi, onun için de yazacağım uzun uzun…

Bournemouth / UK

2019 yılının sadece 4 haftasını geçirdiğimiz Bournemouth şehri varlığımıza belki 4 senelik deneyim kattı desem abartmış olmam.

Gitmeden önce aylarca araştırdığım, yazışıp, bağlantılar kurduğum ve sonrasında heyecanla gitmeyi beklediğim bir ülkeydi İngiltere.

Ben ve iki oğlan üç kişilik bir ekip olarak daha önce hiç görmediğim bir şehire gitmenin öncesinde heyecanı bile çok güzeldi. Sanırım böyle büyük bir değişikliğe ihtiyacım vardı..

Oğlanı bahane edip yoksa kendim için mi gidiyordum? :))

Şimdi bu yazıyı dönmemizin üzerinden yaklaşık iki ay geçtiğinde yazıyorum. O kadar bekledik bekledik, sonra gittik bir heyecanla, sonraları orada da kendimize bir düzen kurduk, günler haftalar nasıl geçti anlamadık, bir baktık ki dönmüşüz bile..

Okullar açıldı, Eren birinci sınıf heyecanıyla tanıştı, Can yeni okul binasına geçti, öğretmenler dersler değişiklikler neymiş derken işte aklıma yeni geldi kayda geçmek.

İnanılmaz, şahane, olağanüstü bir 4 haftaydı demeyeceğim elbette, dersem gerçekçi olmaz ve de gerek yok zaten. Olduğu haliyle hem keyifli hem stresli hem kızgın hem eğlenceli hem de herşeydi yani.. zaten nerede olursanız olun hayat da böyle değil mi..

İlk defa gittiğiniz bir yer, sizi alışkanlıklarınızdan vazgeçiriyor -kısa bir süre de olsa- en kıymetli olan kazandırdıklarından bir tanesi bu bence..

Sabahları yarım saatlik yürüyüşlerim mesela,

Yağmurun altında şemsiyenin altına sığışmak isteyen ben ve Can mesela, okul yolundaki şıpır şıpır ıslanan hallerimiz mesela.. (Ankara’da yağmurda yürümek zorunda kalmak? mümkün mü yani 🙂 )

Markette cins cins alkollü içeceklerin adını okuyabilmek için google translate açmak mesela..

Rutin hayat çerçevesinin dışına çıkabilirseniz bu durum sizi an’a çeker. Bu da an’lar içerisinde dolu dolu kalabilmek demektir. Çünkü biz an içerisinde kalmıyoruz maalesef otomatik pilotta yaşarken..

Tatillerin gezilerin böyle bir büyüsü oluyor o zaman.. hadi gidelim isteği oluyor, yeni bir yerde olmak algınızın (zihnin içinden çıkarak) dışarılara çevrilmesi demek… şahane bir şey… ben dolu dolu böyle yaşadım orada bu yaz.. ağaçları, yolları, bisikletlileri, denize girenleri seyrettim.. ama gerçekten seyrettim tüm duyumlarımla..

Bendeki o çok yoğun çocukları koruma refleksleri birazcık gevşeyiverdi. Ohh…

Can’ın adaptasyon kapasitesinin çoookkk genişlemesi ayrı bir yazı konusu.. İyi ki gitmişiz diyorum..

Fotoğraflardan kocaman bir kolaj yapıp buraya hatıra olarak koymalıyım…

“Bilirsem Güvendeyim!”

Sahiden mi?

Biraz daha otur bir bak kendine..

Neyi bileceksin?

Daha neyi bileceksin?

Sürekli bir bilme ihtiyacı sana zihninin bir oyunu..

Daha da ince bir oyun şu; kendini bilme ihtiyacını dışarıdan aramak.. o bilgi, bu bilgi ile dışarıdan talep etmek..

Dur da bir bak, dur bir dinle, dur bir gör, hisset! Güvende misin?

En temel ihtiyacın güvende olduğunu hissetmek.. başka daha önemli bir ihtiyacın yok..

19.Şubat.2019

2018 için..

Bu senenin son yazısını yazıyorum.

Ben kendi adıma yaratım’larımı daha şuurlu yaptığım zamanlar diliyorum kendime. 2018’de daha çok şeyi daha bilinçli yaratacağım. Daha da üretken daha da pozitif yüksek yayınlar içinde bulunacağım. 

Yaptığım yayınımların daha da farkında olacağım. Neyi neden yarattığımı iş işten geçtikten sonra anlamayacağım.. 🙂

Etrafımda olup biten ne varsa, sanki onlar üzerinde hiçbir kontrolüm yokmuş gibi davranmayacağım. Birileri bazı kararlar alıyor ve bu kararlar benim hayat kalitemi bozuyorsa -o insanları hiç tanımıyor olsam bile- bununla ilgili sorumluluğumu farkedip kendimce proaktif bir niyet koyacağım. O durumu düzelteceğim. evet düzelteceğim.

Bu senenin benim açımdan en büyük dersi, olduğum an içinde kalabilmek konusundaki becerilerimi yükseltmek oldu.

Bu hayata ne yapmaya geldiğimle ilgili arayışlarım sürerken dönem dönem değişen hedeflerim olmuştu. Koyduğum hedef geliş amacımla uyumlu muydu değil miydi bilemem ama beni bir çaba içine sokmuştu o da yeterdi.. Çünkü hem bu dünyada debelenip hem de açık şuurumla niye geldiğimi bilmek aynı anda olası şeyler değildi !!

Niye geldiğimle ilgili en güçlü hissim ‘annelik duygum’la bağlantılı artık böyle hissediyorum açık açık. 

Benim en önemli meşguliyetim annelik iken, kendime başka küçük meşguliyetler aramamaya karar verdim. Bu yılın en büyük kazancı benim için bu.. o anda üzerimdeki iş ne ise, onu en iyi şekilde yapmak zorundayım. Bu iş öyle büyük bir iş ki önemi tam anlaşılamamış yeryüzünde..Onların bizzat yanındayken konsantrasyonunun onlarda olması, her öğrenmelerine hizmet ediyor, aracı oluyor olmak.. onların yanında değilken yine onlar için kurgular yapıyor olmak, planlamalar içinde olmak.. evet ben şu anda bunun için yaşıyorum. Üzerimdeki görev ne ise onu en harika şekilde yapıyor olacağım. 

Mutlu

Musmutlu

Heyecanlı

Bol seyahatli

Bol öğrenmeli

Bol bol sevgi dağıtacağınız bir yeni yıl dilerim.

 

 

İçimizdeki potansiyeli en üst seviyeye çıkarmak..

Geçtiğimiz günlerde Singularity Üniversitesi’nde bir konuşma yapan Yazar Michael Gelb, tarihin en büyük

düşünürlerinden Leonardo da Vinci‘den örnekler sunarak içimizdeki potansiyeli en üst seviyeye çıkarma konusundaki fikirlerini paylaştı. Gelb, yaptığı konuşmada üstün yetenek için temel oluşturduğuna inandığı yedi da Vinci ilkesini paylaştı:

  1. Merak: Hayata karşı dindirilemeyecek derecede meraklı bir yaklaşım izlemek.
  2. İspat: Bilgiyi her zaman tecrübeyle sınamak.
  3. Hissetme: Tecrübenin açıklığa kavuşması için hislerin sürekli olarak geliştirilmesi.
  4. Sfumato(Rönesans Dönemi’nde kullanılan resim tekniklerinden biri. En iyi örneğinin da Vinci’nin Mona Lisa tablosu olduğu düşünülüyor). Belirsizliği ve kuşkuyu kabullenme gönüllülüğü.
  5. Bilim ve Sanat: Bilim ve sanat, mantık ve hayal gücü arasında denge kurmak.
  6. Vücudi olma: İki eli kullanabilme, vücudu zinde tutma ve dengeyi sağlama.
  7. Bağlantı kurma: Etraftaki her şeyin ve her olayın bağlantısını kavrayabilme.
    Da Vinci’nin insanın içindeki potansiyeli açığa çıkarma yaklaşımları, günümüzde sağlıkla ilgili kabul gören fikirlerle uyuşuyor.

Kaynak: dunyahalleri.com

İç dünyamızda çocuklarımıza ayırdığımız zamanlar..

Özellikle de bu ülkede ebeveynlik nasıl bir takıntıdır hiç düşündünüz mü?

Kendi kendimi gözlemlediğim durumlardan bahsedeceğim.

Çocuklarımın hayatlarına yüksek dozlarda müdahale ettiğimi farkediyorum.

Çünkü odağımda onlar var.

Sanki onların hayatı benim hayatımmış gibi hissediyorum.

Küçükler diye yönlendirilmeleri gerekiyormuş gibi hissediyorum. 

Her davranışlarından sorumluyum sanki. Her laflarından her düşüncelerinden ben sorumluyum. 

Öyle bir içsel bağ ki bu.. normalmiş gibi geliyor..

Çünkü hayatlarında pekçok şeye ben karar veriyorum, belki de beni yanıltan da bu.. yiyeceklerini, giyeceklerini ben alıyorum, gidecekleri okullara ben karar veriyorum, gezecekleri yerleri de ben seçiyorum.. peki bu bana onların karakterlerine müdahale etme hakkını da verir mi?

Elbette hayır.

Kaptırmış gidiyorum bu annelik davasına..

Onlara sahipmişim gibi.. istemediğim birşey görünce sinir olmak mesela.. halbuki ne haddime!

Halil Cibranın şu meşhur şiiri geliyor aklıma tabii..

Benim öncelikle kendi iç dünyamda bu annelik meselesini doğru yere oturtmam gerekiyor. Çalışan bir anne olabilirim, bol bol seyahat edip çocuklarından ayrı da kalabilen bir anne olabilirim ama iç dünyamda ona yapışık yaşıyorsam bir işe yaramıyor bu!

Bir birey yetiştirmek istiyorum ama bu iş kitap laflarıyla çocuğun başının etini yemek, dır dır dır etmekle olacak iş değil..

Bırakarak ve kendi yaşamınla örnek olarak olacak bişey.. Ne zor şeymiş bu bırakmak…