Category: Yaşamın Akışı Can&Eren

Susesi 2015

IMG_8891

Ne kadar özlemişim denizi seyretmeyi…

Bulutsuz bir gökyüzü ile birleşmiş kocaman masmavi denizi seyrettim. Oturup sadece seyretmek ne kadar iyi geldi..

Denizden uzak kalmak çok şeyi değiştiriyor, bunu denizden uzak yaşayanlar daha iyi hissedebilirler galiba..

Çoluk çocuk olmasaydı çok daha derinleşirdim çok daha arındırırdım zihnimi ama buna da şükür gerçekten, bu kadar olması bu an için yeterliymiş..

İlkokul Dönemi

_MG_0757Canım oğlum,

Anaokulu mezuniyetin ve İlkokul’a başlaman benim için gurur vericiydi. Çünkü senin büyüdüğünü böyle anlarda daha çok hissediyorum. Bu his bana gurur veriyor ne kadar doğal bir süreç olsa da..

Eren doğduktan sonra pekçok şey değişti hayatımızda. Sana senin istediğin kadar çok zaman ayıramıyorum, kardeşinin benim zamanıma daha çok ihtiyacı var biliyorsun. Ama ikinizi de aynı şekilde çok ama çok seviyorum.  Seninle yaptıklarım daha az olsa da varlığım ikinize de aynı özenle aynı sevgiyle bakıyor. Bunu belki çocukların olduğunda daha iyi anlayabilirsin.

Artık ilkokul dönemi başladı, birinci sınıfı bitirdin. Sen artık herşeyinle bir 8 yaş çocuğusun!

Öfkelenmelerin, coşmaların, şakaların, esprilerin, komikliklerin, tutkuların var. Bazen de beni çok şaşırtan düşüncelerin, farkına varmaların var..

2014, 6 Kasım

Sevgili günlük yazılarıma yeniden başlamak çok heyecan verici. Eski yazılara bir göz attım, ne kadar iyi yapmışım bu ortamı yaratmakla..

Yine de bir seneden uzun bir süredir günlüğüme hiç dokunamayışıma üzülmüyorum. Başka yerlere başka şekillerde anılar biriktirdim bu sürede.

Ailemiz artık dört kişi. Küçük bir Eren’imiz var.

Yeniden anne olmak yeniledi beni, düşüncelerimi, zihinsel tutumlarımı, bakış açımı.. Yeniden siteyi de genele açmaya karar verdim.

Değişmeyen tek şey değişim derler ya ..

Görüşmek üzere..

Mayıs 2013

Nihayet bahar ve yaz birlikte geldi Ankara’ya..

Havaların ısınması insanların ruh hallerini de etkiliyor bu bir gerçek, kışın soğukta içerilere kapanmak yazın sıcakta dışarılara koşma nedense Ankara’da bir kural gibi..

Bir de insanın içsel halleri var. İçsel haller de mevsim değiştiriyor sürekli. Herşey değişiyor. Önce biz değişip sonra etrafımızı değiştiriyoruz. İçsel hallerimizin  etrafımızdaki gerçekliği yarattığını gördükçe nasıl daha fazla kontrol edebilirim dışımdaki şartları diye soruyorsunuz kendinize.

Hayatlar boyu nesiller boyu tüm yaşamını dış koşulların yönlendirdiğine inanan insanoğlu için artık büyük bir devrim zamanı.

Artık kendi dışındaki koşulları kendisinden başkasının yaratmadığını idrak edecek yeni nesil.

Ve bu idrak insanın hayat mücadelesine yepyeni bir yön verecek gelecekte. Kendini bilmek ve yönetmek adına harcanacak çabalara dönüşecek hayat mücadelesi. Kendiyle yapacağı mücadele kendisi için yapacağı en büyük yardım ve şifa haline gelecek. Bir gün bu da gerçekleşecek..

2013

2013’ün ilk yazısını yazmak Mart 12’ye kısmetmiş.

Önce Can’ın Ocak ayında o çok beklediği gökkuşağı ile karşılaşmasını kayıtlara alalım.

Şimdi de sevgili günlüğe Can’a bir kardeş beklediğimizin müjdesini verelim.

Tüm arkadaşlarımın söylediği gibi “aklıma koyduğumu” gerçekleştirdim. Umarım bu sefer sağlıklı bir şekilde küçüğümü kucağıma alabilirim. Bizim için hayırlısı ne ise o olacak, biz de uyum sağlayacağız..

Bu kadar ay içinde Can’da elbette değişimler gelişimler yaşandı fakat ihmal ettim yazamadım.

Bu günlüğün amacı Can’da hiçbir güzelliği kaçırmamak idi. Benim Can’ı büyütürken yaşadığım değişim ve gelişimi de ilerde okurken değerlendirebilmekti. Bu da belli bir ruh halini muhafaza etmekle oluyor sanırım. Yüksek iniş çıkışlar yaşadığım zamanlarda, geçen günlerimi ifade etmek arka planda kalıyor.  Neyse bu yazıya vakit ve enerji ayırdığıma memnun oldum.

Daha nitelikli yazılar yazmak ümidiyle şimdilik hoşçakal günlük.

 

YAŞAMIN EZGİLERİ.. STEFANO D’ANNA

Yaşamın Ezgileri

http://www.profstefanodanna.com/tr/articles/ya%C5%9Fam%C4%B1n-ezgileri

Tek yapmanız gereken bir gün seçmek…yaşamınızdan herhangi bir gün. Onu dikkatle gözlemleyin, her bir ayrıntısını inceleyin. Sarf etmiş olduğunuz kelimelere dikkat edin, onları gruplandırın. Diğerlerine nazaran daha sıklıkla kullandıklarınızı içlerinden seçip ayırın. Duyduğunuz hisleri gözden geçirin, onları sınıflandırın, çok tekrarlananları ayırın. Düşüncelerinizi ele alın, onları da sınıflandırın ve aralarından en ısrarcı olanları, en sık yinelenenleri ayırın. Yaşamın en küçük birimi olan tek bir hücrenin bütün bir organizmanın biyolojik malumatını kendi içinde barındırması gibi, eğer arayışınızda samimiyseniz ve gerçekten öğrenmek isterseniz yaşamınızın herhangi bir günü size sizinle ilgili herşeyi anlatacaktır. Hayatınızın o ufacık kesiti, yaşantınızın özeti, onun tam bir sentezidir. En olası ihtimalle bu arayış, sözlerimizin, duygu ve düşüncelerimizin biteviye yinelendiğini, günden güne defalarca mekanik olarak tekrarlandığını fark etmemizi sağlayacaktır. Genelde, oldukça tekdüze varlıklar olduğumuzu keşfedebiliriz. Gün içerisinde yaşadığınız fiziksel duyumları teşhis edin. Biraz dikkat ederseniz hissettiğiniz herhangi yeni birşey olmadığını fark edeceksiniz. Üstelik bu inceleme kendi mekanikliğimizi fark etmemize yarayacak; ‘makinemizin’ o duyguları hissetmek, o düşüncelere sahip olmak ve o sözleri dile getirmek için çoktan programlanmış olduğunun dehşet veren keşfi karşısında nefeslerimiz kesilecek. Ayarlanmış bir tempoda titreşen ve sadece o sesi çıkaran bir müzik aleti gibi, olası tuşların, titreşimlerin ve seslerin sonsuzluğu içinde sadece dar bir şerit üzerinde yer alıyoruz.

Ne tür bir şarkı dolaşıyor dilinizde?
Her gün benzer nağmeleri seslendirdiğinizi ve gerçeklik olarak adlandırdığınız dış dünyanın o tekdüze ritme, sese ve titreşime uymaktan başka hiçbir şey yapmadığını anlayacaksınız. Bir insanın gerçekliği, yapma ve dolayısıyla sahip olma becerisi, mutluluk seviyesi ve tüm bunlarla birlikte mali kaderi, kendi ‘titreşim hızı’ ile mükemmel bir uyum içindedir. Dünya, seslendirdiğiniz şarkının enginliği ölçüsünde az çok dar veya geniş olarak belirecektir. “Ne tür bir şarkı geziniyor dilinizde?” sorusu, kendi kaderinizi sorgulamanızla aynı anlama gelir. Ne zaman kendinizi dinleyebilir, çıkardığınız seslere daha çok özen gösterirseniz, işte o zaman bu seslerdeki tek – düzeliğin (mono-tony) ayrımına varabilir, ve aynı zamanda beş duyudan oluşan bu pentagram’ı genişletecek irade ve beceri seviyesini yükseltebilirsiniz.

Diğer müzik aletlerine oranla daha büyük oktav genişliğine sahip piyanoda çift pentagramın kullanılması gibi, ifade seviyesi diğerlerinden çok daha gelişmiş olan insanlar vardır. Üç, dört, beş pentagram üzerine yayılan melodilerin bestekarları var…öyle ki, onların ‘düşleri’, insanlığın geri kalanı için yeterli olan dar frekans dalgalarına sığamayacak kadar engindir. İki kişi, ritimlerinin birbiriyle kaynaşması, çıkardıkları seslerin ahenk ve uyumluluğu doğrultusunda ortak iş yapabilir. Bir firma, müziğinin genişliği kapsamında bir diğer firmayı ele geçirebilir; bir medeniyet, şarkısının enginliği, oktavların genişliği, seslerin niteliği, müziğinin gücü ve zenginliği oranında bir başka medeniyete üstün gelebilir.

Bir dağı yerinden oynatmak daha kolaydır
Gündelik söz dağarcığımız içindeki tek bir kelimeyi, tek bir tonlamayı, çok sevilen bir deyişi dahi değiştirmenin ne kadar zor olduğuna; bir yaklaşımı, bir tepkiyi dönüştürmenin, alışılmış yöntemleri bozmanın, işaretlerin, seslerin mekanik tekrarlarının dışına çıkmanın imkansızlığına dikkat edin. Bir inancı dönüştürmenin, bir duyguyu değiştirmenin ne anlama gelebileceğini bir düşünün… Kendi içinizde yeni bir fikir yakalamanın, onu kabullenmenin…gözle görünmeyenin içine dalmanın, özgün bir şeyler tasarlamanın, görünürde olanaksız olan birşeyler düşlemenin…içinde yaşamaya sürüklendiğiniz bu pentagramın dışında tek bir nota çalabilmenin imkansızlığını görün. Tüm bu saydıklarım karşısında bir dağı yerinden oynatmanın daha kolay olduğunu anlayacaksınız.

En küçüğü dahi olsa, yinelenen bir hareketi, mekanikleşmiş bir tepkiyi değiştirmek ya da bir alışkanlığı kırmak için gösterilen her kasıtlı çaba, tekdüzeliğimiz karşısında kazanılan bir zafer, yaşamlarımızın sürekli tekrarlayan alışkanlıklarına ve tekerrürlerine atılan bir çelmedir. Yaşlanmanın, yaşamlarınızın giderek esnekliğini kaybetme sürecinin çoktan başlamış olduğunu ve genç olsanız dahi, yakın bir zamanda artık bu gidişatı tersine çeviremeyeceğinizi anlayacaksınız. Zenginler ve aylaklar, politikacılar ve çalışanlar, Nobel ödülü sahipleri ve sıradan insanlar, herkes kendi şarkısını yanında taşır. Herkes kendi eseri olan roller hapishanesinde olumsuz duygulardan oluşan bir baloncuğun içinde mühürlenmiş, kendi alışkanlıkları içinde mumyalanmış bir tutukludur. İnsanoğlunun büyük bir çoğunluğu, doğumla birlikte düzenlenen, çocukluk döneminde ebeveynlerinden devraldıkları melodiyi kendi sıraları geldiğinde aktarmaktan başka birşey yapamayan anne ve babalar tarafından yeniden onaylanan, ve hipnotik bir müziğin kötü müzisyenler, sıkıcı öğretmenler, felaket tellalları tarafından öğretildiği okul ve üniversitelerde pekiştirilen bir programa itaat eder. Bin yıl süresince bilgeliğin gelenekleri, insanın kaçınılmaz olarak yöneldiği değişmezliğe ve tekerrüre ters düşmek amacıyla her türlü ‘hile’yi tasarlayarak etraflarına yaydılar.

Günde beş kez Mekke yönünde namaza durmak, İslami ay takviminin dokuzuncu ayı olan Ramazan boyunca sürdürülen oruç geleneği; aslında her dini geleneğin mevcut tüm ritüelleri, mekanikleşmiş davranışları tökezletmeye yarayan araçlar olarak nitelendirilebilirler. Bu geleneklerin görevi gündelik yaşam kalıplarını kesintiye uğratıp insanları, kökleşmiş alışkanlıklarının tekdüzeliğinden saptırmaya zorlayarak insan zekasını ve onun saklı kalmış anlayışını beslemektir.

Düşünüzü genişletin
Varoluşun pentagramlarını kolaylıkla aşan, yaratan, ve ezgilerini uçsuz bucaksız diyarlardan, yükseklerden yakalayan muazzam müzisyenler, vizyon sahibi bireyler vardır… ama aynı zamanda kendi hüzünlü, titrek hayatlarına teslim olmuş bir insanlık yığını da mevcuttur…onların ki, çocukluklarından itibaren öğrendikleri ve sonrasında hiç değiştirmedikleri birkaç nota ile sadece tek parmak çaldıkları kendi hüzünlü, sızlayan ezgilerdir. Eğer merak edip kendi hareketlerimize en ufak bir ilgi göstermiş olsaydık, yaşamlarımızın ne kadar mekanik ve yinelenen bir gidişata sahip olduğunu keşfetmiş olurduk.

Her sabah hiç değişmeyen eylemler silsilesine kati bir titizlikle girişiyoruz: aynı ayağımızı atarak yataktan kalkıyor, yüzümüzü aynı taraftan tıraş etmeye başlıyor, aynı sayıda hareketlerle ve aynı yönde dişlerimizi fırçalıyoruz ve yüzümüzde her zaman aynı ifade var. Yerleşmiş sabit  alışkanlıklara sahibiz…kabul edilmiş fikirleri, alışmış olduğumuz aynı mimikler, aynı sözler ve ses tonuyla ifade ediyoruz. Duygularımız bile, vücudumuzun şartlı refleksleri gibi öngörülebilir nitelikte. Sıradan bir insanda irade gömülüdür. Davranışı, mekanik zekanın yansımalarıdır ve psikoloji yerine etoloji ya da robotbilim kapsamında çalışılmaları daha verimli sonuçlar doğurabilir. İnsan bu anlayışa bir kez vardığında, hayatında tüm insanlığı hapseden bu dar banttan kaçmaktan, kendi müziğinin tekdüzeliğinden ve yoksulluğundan kurtulmaktan başka bir amaç edinemez. İnsanın kendi sınırlarına karşı durmasından ve kendi melodisini yükseltmesinden daha yüce bir tasarı yada daha kutsal bir savaş söz konusu olamaz.

Adem ve Havva’nın Cennet Bahçesi’nden kovulmaları, ilk günah ve cennetin kayboluşu geçmiş bir zamanda değil, ancak insanoğlunun korku ve keder ezgisini her seslendirdiğinde ve onu söylemeye devam ettiği her anda meydana geliyor.  Dünya böyle çünkü sen böylesin. İnsan psikolojisinin karanlık bir deliğinden yükselen bu cehennem vari ezgisi, insanlığın bin yıllık laneti olan yaşlanma hastalanma ve ölme dahil gezegendeki her türlü çatışmanın, yoksulluğun, suçluluğun, ahlaki ve bedensel her çeşit hastalığın sebebidir. Kendi gerçeğinizi değiştirmek istiyorsanız, bestelediğiniz müziği değiştirin ve kendinizi ‘düşünüzün’ genişletilmesine adayın.

Düş varolan en gerçek şeydir. Gerçeği yaratan düştür. Ve bizleri, Oluş’un bu sımsıkı mahkumiyetinden, bedenlerimizin ızdırabı haline gelen kendi ezgimizin tekdüzeliğinden, korku dolu hislerimizden ve şüpheli zihnimizden kurtaracak olan ancak düştür. Oluşumuz bir gün, sadece kendimizin değil, başkalarının da bestelediği nağmeleri, onların çıkardığı sesleri, oktavlarının derinlik ve yüksekliğini, notalarının rengini, tınısını ve ritmini duyabilecek enginliğe ulaşacak. Bu gerçeğin sorumluluğuna göğüs gerebildiğimiz vakit olumsuz duygulara sahip olanların bedenlerinden, felaket, keder, şüphe ve korku şarkılarının yükseldiğini anlayabileceğiz. Tüm dünya sizin zihninizde yaşar, tıpkı çaldığınız müzik, dinlediğiniz şarkı gibi. Ve kaderiniz, bir uzun çaların yivleri gibi kaydedilir.

Tüm dünya zihninizde yaşar
Kendinizi inceler ve gözlemlerseniz kendiniz hakkında daha çok bilgiye sahip olur ve gün geçtikçe temel esaslarını hareket ettirerek, düzenleyerek ve oluşturarak düşünüzün boyutlarını genişletebilirsiniz. ‘Düş’ün yaşamdaki rollerimiz yanılsamasından daha gerçek olduğunun her geçen gün daha çok farkına varırsınız.

Düşleyerek ilişkiler oluşturur, sorunları çözer, geçit vermeyen dünyalara adım atarsınız. Görünmez olanın içine dalmayı öğrenirsiniz. Gerçeklik sonradan oluşarak, düşümüzün boyutunu ve şeklini alır. Kendimizi bilmek demek, insanın, başına gelen olayların yegane sorumlusu olarak evrende tek başına bulunduğunun bilincinde olmaktır. Düşlemeye cüret edin. Zihninizde bir birey olmaya ve ele geçirilmesi mümkün olan her şeyi ele geçirmeye cesaretiniz olsun.

Merhaba Günlük

Seni ihmal ettim biliyorum : )

Fakat öyle değişimler yaşıyorum ki hangi birine yetişeceğimi bilemez durumdayım!

Bir değişim bir diğerini tetikliyor.

Kendimi bambaşka alanlarda fikirler üretir durumda buluyorum.

Hayatımın sorumluluğunu üzerime alma isteğimin doğal bir sonucu olarak aldığım yeni kararlar var. Bu kararları uygulama peşine düştüm. Günler nasıl geçiyor anlamıyorum.

Can’ın hayatımdaki yoğunluğu giderek azalıyor, fiziksel yoğunluk tabi ki bahsettiğim. Kendi kendimle kaldığım ve kendi gelişimime odaklandığım zamanlar artıyor.

Bazen de Can bir tek sözüyle bile “gelişim de neymiş” dedirtebiliyor! “Benimle geliş anne!”

: )

Bugünlük bu kadar, olgunlaştığında daha da ortaya çıkacak herşey.. O zaman yazacağım..

Danışmanlık, koçluk, terapistlik vb. hakkında..

Bir arkadaşımla sohbet ederken kişisel gelişim danışmanlığı yapan kişilerin ne kadar çoğaldığını konuşuyorduk. Eskiden mentörlük, ilişki koçluğu, sınav koçluğu yok hayat koçluğu gibi kişiler yoktu hayatımızda ama şimdilerde öyle yaygınlaştı ki. 

Burada ofisten bir arkadaşımızın çok yakın arkadaşı ……  ile çalışmış. Ve hiç memnun kalmamış. Neden diye sordum. Sanırım boşandıktan sonra gitmiş çünkü çok bozulmuş psikolojisi vs. Birşeyler söyledi sebep olarak şu anda hatırlamıyorum fakat anladığım o ki, kızın durumu düzelmemiş..

Ben de bunun üzerine biraz sinirlendim.

İnsanlar bunu ne zannediyorlar, sanki pazardan domates aldın da eve gelince çürük çıktı gibi bir şey mi? Çarşıdan bir mal aldın da defolu çıktı giyemedin gibi bir şey mi?

O kadar para saydık hiç bir şey olmadı diyor insanlar.

Burada söz konusu olan insan, insana yaşadıklarını yaşatan bir sürü tetikleyici unsurlar var, karşılarındaki terapisti sihirbaz mı zannediyorlar acaba!

Bu iş, parasını verip hizmetini almak gibi bir iş değil ki… Asla da olamaz.

Bu iş, para verip senden daha tecrübeli bir insanın tecrübesinden faydalanmak olabilir ancak. SEN KENDİN DEĞİŞECEKSİN KİMSE SENİ BİR DOKUNUŞLA DEĞİŞTİREMEZ. ANCAK DEĞİŞMENE YARDIMCI YOLLAR SUNAR SANA.

Böyle bakıyorum ve, bu tarz yerlere gidip de, bir beklenti içine girmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bu sıradan bir para-hizmet alış verişi değil çünkü.

 Her insanın kendisine özgü bir gelişim süreci var, kim kimin gelişimini hızlandırabilmiş YAPAY OLARAK şimdiye kadar. Hiç kimse!

Ama eğer biz çabalarsak zaten yardım da geliyor, bu yardımın adı ahmet olmuş nihan olmuş ne fark eder. Kendi kendini şifalandıran yine sensin. Bir kitap okuyorsun müthiş etkileniyorsun hayatın değişiyor, diğeri aynı kitabı okuyor hiçbir şey hissetmiyor, ne diyeceğiz kitap kötü mü iyi mi oldu şimdi?

Sen hiçbir şey yapma. Hiç çaba sarfetme. Git birine para ver bekle ki seni değiştirsin. Böyle düşünen bir kişinin “hiç memnun kalmadım” sözüne ne kadar itibar edilir değil mi?

Bir de bir insan hazır değilse ne olursa olsun isterse en yetenekli şifacı gelsin mümkün değil iyileşmiyor.

Bizlerin kendimizi iyileştirme gücümüzün ancak yine kendimize mevcut olduğunu unuttuğumuz çok anlar oluyor. Eğer insanlar terapistlere veya doktorlara, kendilerini iyileştirmek için bir yol bulmak amacıyla gitseler bugün hastalıkların yarısı yok olur ! Ama biz ne yapıyoruz, doktora gidip ben kendimi iyileştiremiyorum beni iyileştir diyoruz. Sen kendi içindeki ŞİFACIYI görmeyip yadsıyıp bastırıp kendini küçücük minnacık iradesiz bir varlık haline getirmişsin doktor sana ne yapsın!!

Çeşitlilik üzerine..

Can’a hamile kaldığımdan beri yani 5 senedir hiç ABD’ye gitmiyordum.

Bir iş fırsatı çıkınca plan yaptım ve 22.Eylül’de yola çıktım. Oğlumun yeni okulunda ikinci haftasıydı bu sebeple uzun kalmadım, 4 gece ve 3 gün bana yetti. ABD’nin batısını hiç görmemiştim, bu vesileyle bir kaç günlüğüne de olsa kısa ama kalıcı bir tecrübe yaşamış oldum. Kalıcı dememin sebebi, 3 günün bana 3 hafta gibi gelmesiydi ve de hissettiğim yabancılık hissi..

ABD’nin farklı eyaletlerinde kısa ve uzun dönemler kalmış olmama rağmen yine de yabancılık hissini yaşadım. İnsan çok farklı bir mekana gittiğinde oradaki her şeye kendisini yabancı hissettiğinde farklı bir bilinç haline giriyor, an’ı yaşama hali mi desem, tüm algıların alarma geçiyor sanki, rutin hayatın hissi gidiyor (hani herşeyi zaten bildiğin hayatın) yerine her an yeni bir şey görüp hissedip yaşadığın bir ortam geliyor.. müthiş dinamik, müthiş adrenalin içeren..

Bu hem çok güzel hem de tedirgin edici bir duygu. Rutin alışkanlıklarının dışına çıkmaya zorluyor seni, iyi de yapıyor.. Herkese tavsiye ederim. Bakış açıları genişliyor, düşünceler esniyor, çeşitlilikleri görüp kendini algılama halin yükseliyor. Sürekli öğrenme modunda bir insan olduğum için bana çok iyi geliyor, yeni öğrenmeler olarak bakıyorum her türlü farklılığa. Zihni daha dar kalıplar içinde yaşayan insanların ise bu durumları daha tedirgin yaşadıklarını zannediyorum ve de içlerine kapandıklarını..

Bu sebeple, kaç yaşında olursak olalım öğrenen çocuk/öğrenen insan hissini hiç kaybetmemek çok önemli..

İşim yurtdışı ilişkileri kapsadığı için çok şanslıyım. İşim sayesinde dünyanın pekçok yerini görüp pekçok insanla tanışma fırsatım oluyor. İş için gittiğim için de, turistik seyahatlerden daha etkili oluyor çünkü gerçek yerli insanları gerçek halleriyle görebiliyorum. Turistik seyahatlerde daha izole oluyor insan etrafından. Yine de her türlüsü büyük bir tecrübe.

Bu geziyle ilgili bana çarpan somut olayları da ayrı bir yazıda yazmak istiyorum.

Sevgiler..

Yeni bir ay..

Merhaba günlük : )

Yeni bir aya merhaba demek istiyorum. Enerjisi yüksek bir ay olacak öyle olmasını istiyorum.

Yani?

Çalışma isteğimin yüksek olduğu, irademi her konuda kullanabileceğim, gözle görülür şekilde kendimi hedeflerime taşıyabileceğim bir ay olacak.

Enerjiyse bize gereken, bırakalım da gelsin.