Nasıl Öğreniyoruz?

Aklıma takılan bir konu vardı bugünlerde zihnimde toparlandı. Çok enteresan bir sonuca vardım.
Can şu anda 16 aylık ve basit kelimeleri kullanabiliyor. Bir yaşına girmeden önce yürüdü yürüyecek haldeyken, bir an önce yürüsün diye gözlerine bakıyorduk, yürümeye 12 ayı doldurduğu hafta başladı. Şimdi ise konuşma meselesi çıktı. Hangi yeni kelimeleri öğrendi diye her gün dikkat kesiliyoruz. Bir an önce konuşsun da derdini söyleyebilsin. Benzer yaşlarda çocuğu olan arkadaşlarım soruyorlar, “Can da anlatmak istediği şeyi biz anlamayınca sinirleniyor mu?” Bu dönemde bütün çocuklar öyle olurlarmış. Doğal olarak o anlatamadığı veya biz anlamadığımız için sinirleniyorlar. Ben Can’a bakıyorum hiç de öyle bir sinirlilik hali yok çocukta..

Durum böyleyken Can’ın bakıcısı ile konuşmalarımız sırasında O’nun bir önceki baktığı bebeğin geç konuştuğunu öğrendim. Çocuk 3 yaşını doldurup kreşe başladıktan sonra konuşmaya başlamış. Can’ın da yaşıtlarına bakıyorum çok fark yok ama yine de başka çocuklar daha çok kelime söylüyorlar.. Bu niye böyle diye düşünürken, doktorumuza danıştık ve ortaya şöyle bir şey çıktı. Bizim bakıcımız, oğlum leb demeden leblebiyi anlıyor ve yapıveriyor. Eski bir kreşçi olduğu için onun için Can’ın söyledikleri o kadar açık ve net ki!! Tabii Can da her istediği şey anlaşılıp yerine getirilince rahatı yerinde, ne sinirleniyor ne de konuşmaya çabalıyor! Anlaşıldı ki leb deyince leblebiyi anlamamak gerekiyormuş! O’nun kendini ifade edebilmek için kelimeler kullanması gerektiğini anlaması gerekiyor ve bunu da ancak zorlandıktan sonra, sinirlenip kızdıktan sonra yapabiliyor! Onu konuşmaya iten şey meğer bizim onu anlayamamamızın sonucunda gösterdiği çabaymış! Her çaba belli bir stres sonucu ortaya çıkıyor bunu bir kere daha anladım.

Böyle bir durumda stresi, sinirliliği, asabiyeti nasıl kötü birşeymiş gibi düşünebiliriz öyle değil mi?

Çıkardığım bu dersi hayatın geneline de yayabilir miyim acaba? Sinirlilik hallerimiz belki de yeni bir şey öğrenirken içine girdiğimiz ruh hallerine benziyordur. Biz ne öğrendiğimizin farkına bile varmıyor olabiliriz ama yaşadığımız stresli haller sonucu zorlanarak içerdeki bir yeteneği ortaya çıkarıyor olabilir miyiz?

Waldorf Pedagojisi 2

Beni etkileyen bir başka özellik de Waldorf yuvasında elektronik medyanın, pedagojik çalışmada kullanılmaması oldu.

” TV karşısındaki çocukla, kukla tiyatrosu izleyen çocuk arasında farkları gözlemlemeli. Tv karşısındaki çocuk genelde hareketsiz, oysa kukla oyunu izleyen çocuk, sürekli oyuna katılır. Örneğin “Kırmızı Başlıklı Kız” masalını TV’de izleyen çocuklar, sadece izleyicidir. Oysa kukla oyunu olarak seyrederken, kurdun arkadan yaklaşma anında ya da avcının görünmesi sırasında izleyen çocuklar heyecanlanır ve kırmızı şapkalı kızı uyarmak üzere yerlerinden kalkar ve bağırırlar.
Çocuk için önemli olan, dünyada olup bitenin motorik olarak birlikte gerçekleştirilmesi, tv karşısında eksik kalır. Hareket bastırılır. Bu bastırılan hareketler daha sonra açığa çıktığında ise, genellikle agresyon şeklinde olur. Okul öncesi yuvada görülen agresyonu, sıklıkla akşam izlenen tv’ye bağlamak yanlış olmaz.
O nedenle yuvada çocukların doğrudan doğruya yaşına uygun hareketlere yönlendirilmesi gerek. İradeyle ve içsel güvenle yaşamın olaylarına hareketle katılmalı, yuvada bu sağlanmalı. Eğitimin esası da zaten irade eğitimidir. “

Waldorf Pedagojisi

İlk Waldorf Okulu 19919da Stuttgart-Almayna’da Rudolf Steinar tarafından kurulmuş. (Rudolf Steiner 1864-1925 yılları arasında yaşamış Avusturyalı bir filozof, bilimadamı)

Tarhan Onur’un Buğday dergisinde yazdığı yazıdan bir bölümü paylaşmak istiyorum:
Steiner, “Çocukken duyu izlenimleri soluk almak gibidir. Soluk vermeye denk düşen edim ise taklittir,” diyor. İlk yıllarda her şey oyun, her nesne oyuncaktır aslında. Çocuk yürümeyi de konuşmayı da taklit ederek öğrenir. Önünde ayakta dik duran ve uzamda ileri hareket eden örnekler olmasa çocuğun yürümeyi öğrenemediği, geçen yüzyılda Uzakdoğu’da bulunan kurtların yetiştirdiği çocuklar sayesinde kanıtlanmıştır. Yürüme hareketleriyle birlikte konuşma organı da gelişir. Artık her şeyi adlandırmaya başlar ve çocukta nesne ve nesnenin adı iki ayrı kanalda kaydedilir. Bu da çevreye ve nesnelere ilk mesafe kazanmanın başlangıcıdır.
Ve böylece üç yaş civarında “ben” duygusu gelişir. Bu dönemde çocuğun beyni uygun oyuncaklarla uyarıldığında, fantezisi harekete geçirilir. Fanteziyi beslemenin yolu, çocuğun eline bitmiş, her şeyiyle dört dörtlük oyuncaklar vermemekten geçer. O nedenle, birkaç çaput parçasıyla yapılmış bir bebek, ağlayan, konuşan, yürüyen bir bebekten daha elverişlidir. Çocuk oyun sırasında bütün benliğiyle oradadır. Büyüklerde eksik olan “şimdi ve burada” duygusu içindedir. Çocuğa zaman tanımalı, deneylerde bulunması sabır ve şefkatle desteklenmelidir. Bir kibrit kutusu, çocuk için herşey olabilir; gemidir, arabadır, uçaktır. Nesneye o an denemek istediği ve uyum sağlamak istediği koşullara göre anlam verir. Oyunu bittiğinde ise, o yine bir kibrit kutusudur. Bu, zekânın ve bilincin gelişmesinin de temel öğelerinden biridir.
Fantezi çocuğa, var olanın ötesine geçmek ve kendi yapıp etmesiyle olabilecekleri biçimlendirmek gücü verir. Böylece taklit ve oyun yoluyla deneyimlediği nesneler ve durumlar sonucu ortaya çıkan imgelerin, zihnini faaliyete geçirmesiyle, onları karşılaştırır, birbiriyle bağlantıya sokar veya belli niteliklere göre ayırır. Bütün bu izlenimlerin hammaddesi nesne ve ortam bilgisine dönüşür. İşte çocuk, ancak bu oyunlarla edindiği tecrübeler, geliştirdiği duygular ve düşünceler sayesinde zamanla sonra bir toplumsal varlığa dönüşür. Oyun ve taklit çocuğu içine doğduğu toplumun bir bireyi haline getirir. Bu arada büyülü yıllar denen yedi yıllık süre geçer ve kalıcı dişlerin çıkmasıyla, korunmalı aile ortamından okula gitme zamanı gelir.
Steiner, ilk okul yıllarında da derslerin daima oyunla karışık biçimlendirilmesini salık veriyor. Gündelik ders ritminin tıpkı soluk alıp verme ritmi gibi, belli bir ders konusuna yoğunlaşma ile, çocuğun tüm bedeni ve duygularıyla hareket halinde var olabildiği oyunla ritmik biçimde çeşitlendirilmesini istiyor. Yoğunlaşma soğuktur, oysa oyuna duygusal-bedensel katılım organizmayı ısıtır. Öğrenme süreciyle sindirim arasında bu bakımdan paralellik vardır. Öğrenilenin sindirilmesiyle bellek oluşur. Okulda masalların, destanların sınıfta herkesin katılımıyla oynandığında çok daha kolay öğrenildiğini ve çocuğun ritim duygusunu besleyen koro çalışmaları, her ünlü ve ünsüz harfin kendine özgü hareketleri olan Eurythmie ile duygusal-ruhsal yaşamın esneklik, canlılık ve uyum kazandığını söylüyor.

Montessori Ekolü

Dünyadaki mevcut çocuk eğitim ekollerini ve alternatif ekolleri araştırmaya başladım.

Gördüğüm kadarıyla alternatif ekoller arasında dünyada en yaygın olanı Montessori yaklaşımı. Özel olarak geliştirilmiş araç gereçlerle çocukların kendi yeteneklerini kullanmasına yardımcı olacak zevkli bir ortam sağlıyor. Montessori bir insanın başka bir insan tarafından
eğitilebileceğine inanmıyor. Bu nedenle Montessori okullarında eğitim bir çeşit ‘kendi kendini eğitme’ diye de tanımlanabiliyor. Sadece çevre, çocuğun gereksinimine göre amaçlı, planlı ve kontrollü oluyor. Bu konuda Eylem Korkmaz’ın 2006’da yazdığı bir yazıyı buldum. Yazıya göre Montessori anaokullarında akademik çalışmanın çok fazla olduğu, oyuna yer verilmediği metoda getirilen bir eleştiri. Montessori metodunda gerçekten de hayali oyunlara yer verilmiyor, nesnelerin minyatürleriyle oynamaları yerine çocuğa gerçek deneyimler sunuluyor. Örneğin çocuğun minyatür mutfak araç gereçleriyle (çoğunlukla plastik olurlar) oynaması yerine gerçek bir mutfakta iş yapması sağlanıyor. Montessori anaokullarında bu deneyimi sağlamak için çocukların boylarına uygun mutfak tezgahlarının yapıldığı görülür. Bu örnek diğer etkinlikler için de geçerli. Yani çocuğun “mış gibi” yapması yerine gerçek etkinliklerde bulunması sağlanıyor. Anladığım kadarıyla bu metod çocuğun rehberliğini esas alan bir metod.
0-18 yaş eğitiminin tüm aşamalarında çocuğun kendi eğitimini yönlendirmesi, eğitim yaşantısının ilk söz sahibi olması bekleniyor. Özetle “Çocuğun eğitimini üstlenen yetişkin, çocuğun yaşamındaki ilk aylardan itibaren çocuğu kendini yaratmaya çalışan bir sanatçı olarak görmeli ve onun bu yaratım sürecini gereksiz müdahalelerle sekteye uğratmadan gerekli olan çevreyi hazırlamalı, ona ve seçimlerine saygı duymayı öğrenmelidir.” deniyor.

Gerçekten güzel bir yazı, ben birkaç alıntı yaptım, tamamını okumak isteyenler için kaynak:
“Eğitimde Alternatif Bir Metod: Montessori”, Zil ve Teneffüs Dergisi, Sayı: 6, s.45-47.

Alternatif eğitim ekollerini araştırmak istememin sebebi çocuklarımız için daha farklı şeyler yapma zamanının gelmiş olduğuna inanmam. Yeni çocuklar o kadar zekiler ki, sahip oldukları potansiyeli ne kadar erken keşfedip geliştirmelerine izin verirsek, içlerindeki yaratıcı gücün onlara çok önemli şeyler yaptıracağını düşünüyorum.

anne olmak

Ben 35 yaşımda anne oldum. Bu iş için ideal yaş nedir diye sorsalar öyle bir yaş yok derim. Çünkü ne kadar hazırlansanız, ne kadar okuyup öğrenseniz, ne kadar bilgilenseniz de insan yine de o şoku yaşıyormuş meğer.
Bir varlık ancak bu kadar çok sevilebilir ve aynı anda bir varlığı büyütmek bu kadar zor olabilir. Bu sayfaları bir günlük gibi kullanmak ve geriye dönüp okuduğumda gülümsemek istiyorum.
Ve tabiki de benzer hayatlar yaşayanlarla birşeyleri paylaşmak için buradayım.
🙂