Tag: Nihan’dan

Huzur..

Dernekte Salı konferansım olduğu zaman bitip de eve ulaştığımda hissetiğim şeyi tarif edemem bir türlü. Huzur hali ama içinde hem mutluluk var hem kıpır kıpır heyecan var hem rahatlama hem sevinç. O kadar güzel bir duygu ki bu..

Bir şey yaparken değil ama bitirdiğinizde hissettiğiniz o tamamlanmış olma halini hiç yaşadınız mı bilmiyorum..

Doğru bir yerde çok doğru bir şeyi yaptığınızı bilirsiniz ya, yapmak durumunda olduğunuz şeydir, o bir iç durumdur, dışardan empoze edilmiş bir şey değildir. Tamamlandığı zaman yapmanız gereken şeyi yaptığınızı bilme hali ve bu halin verdiği o duygu işte…İçsel bir huzur hissedersiniz. Doğru zamanda doğru yerdeydim hissi gibi.

İçimizde bir yerde bizi bir şeye iten bir kuvvet vardır. Genellikle onun ne olduğunu bilemeyiz. O ittiren kuvveti negatif bir güç olarak tanımlasak bile (çünkü bir kuvvet uygulamaktadır bize) o en büyük yardımcımızdır. Strese gireriz oflarız puflarız ama sonra.. bütün zorluklar, çabalarımızın sonunda yaşadığımız huzurlu bir tatmine dönüşür.

Ancak iş bittiğinde hissettiğimiz o tamamlanmışlık duygusu belki bize bu dünyaya niye doğduğumuzun bir bilgisini verebilir. Hani hep sorarız ya hep arar dururuz, dünyaya geliş amacımızı. O kadar da zor bir cevabı yok. Kendimizi biraz gözlemlemek yeterli olabilir..

Sevgiler,

Artık Yazmalıyım..

Kaç gündür yazmıyorum çünkü değişim dönüşüm günlerindeyim… öyle bir başladı ki aniden habersiz çat kapı !

Nasıl anlatacağımı bilemiyorum ama diyeceksiniz ki, insandaki değişim dönüşüm hiç bir zaman bitmiyor ki, yeniden başlasın.. evet öyle gerçekten ama bazı dönemler daha bir fazla dalgalanıyor içimdeki okyanuslar, bazı dönemler daha sakin durgun..

Herşey bir tane kitabı elime alıp okumamla başladı fakat işin sırrı kitapta değil ki, benim için doğru olan zamandaydı..

Zamanların ve mekanların doğru bir şekilde çakıştığı ve insanın farkındalığında pick yaşadığı dönemler vardır. Kimi zaman bir insanla yaptığın sohbet tetikler kimi zaman bir kitap kimi zaman bir olay kimi zaman bir şarkı kimi zaman bir tatil ne olursa olsun..

Buna dikey yönde daha çok yaşamak da demek istiyorum yani gerçekten geliştiğin ve DEĞİŞTİĞİN zamanlar…

Bu zamanlar belli bir dönem sürebiliyor mesela birkaç yıl.. Sonra dönüp baktığında evet diyorsun bu dönem benim için farklıymış.. Zormuş ama dikey yönde daha çok yaşamışım..

Sonra bir durgunluk başlıyor. Sanki bir sarkaç gibi bir ileri bir geri salınan bir mekanizmasın..

Bir şeyi YAPMAK ile Bir Şey OLMAK arasında çok fark var..

OLMADAN önce yaşadığın deneyimleri yapmak olarak nitelendirebilirsin.

Ama “yapma”lar bittiği zaman işte o zaman başlıyor herşey..

Herşey ne?

Mucizeler…

Ama mucize değil bu sana mucize gibi gelen şey senin olmuş halin…

 

“Akışa Bırakmak” doğru anlaşılması gereken bir kavramdır

Bu ifadeyi sık sık kullanırım.

Ama yanlış anlaşmaya sebebiyet verebileceğini hiç düşünmemiştim. Son zamanlarda anlıyorum evet benim kastettiğim manada algılanmıyormuş bazen…

Dolayısıyla neyi kastediyorum anlatmak istiyorum.

Zira ruhçuluk ve ruhsal bakış açısını da kısmen aktarmış olacağım bu şekilde,

Bir şeyi akışa bırakmak, ne geleceğini bilmesen bile o gelecek şeyin senin için en hayırlısı olduğunu bilmekle olur.

İnanmak demiyorum, bilmek diyorum.

Çocuk yetiştirirken de aynı mesele aslında:

bazı anneler -ki hiç doğru bulmuyorum- çocuğun başında bıdı bıdı bebekliğinden itibaren bir eğitme peşinde, bir şekillendirme peşinde çocuğun üzerinde çalışır dururlar. Onlara göre annelik budur. Çocuğu kendi kafasındaki doğru insan modeline girmesi için beynini yıkamak. Çünkü o çocuk bomboştur ve doldurulması gerekir, doğru değerlerle doldurulması için beynini sürekli konuşarak yıkamak gerekir. Bu anneler hiçbir şeyi akışa bırakmayan annelerdir. Akışa bırakmak “saldım çayıra mevlam kayıra” demektir onlar için… Ancak sorumsuz anneler bunu yaparlar onlara göre. … Gerçekten samimidirler. Beyin yıkamak diyorum fakat bu bana göre öyle tabii. Bu anneler daha ötesi hakkında bir düşünüşe sahip olmadıkları için ellerinden gelen en iyi anne olma yöntemini uygularlar çaresiz..

Gerçek manada “akışa bırakabilmek”, “saldım çayıra mevlam kayıra” kavramıyla uzaktan yakından alakası olmayan bir kavramdır.

Oradaki “mevlam kayıra” kısmında kişi kendindeki gücü yadsımış ve çocuğunu koruma görevini yukarıya devretmiştir.

Bazılarına göre akışa bırakmak kadere boyun eğmek gibi bir manaya da gelebilir, burada da insanın kendisinin müdahale edemediği bir kaderinin olduğu ve kendisi ne yaparsa yapsın bu kaderi yaşayacağı manası çıkar. Ki bence kesinlikle doğru bir yol değildir. Kadercilik insanı çaba sarfetmekten alıkoyan bir felsefe. Herşey benim için önceden belliyse ben niçin hareket edeyim ki? Zaten üstün bir güç beni yönetiyor yönlendiriyor, bir robot gibi yaşıyorum” diyor insan..? gerçekten bu böyle mi ?

Bir grup insan da bunun tam tersi şekilde yaşamakta, onlar da hayattaki her şeyi kontrol edebilmek için deli gibi çaba sarfetmekte, karşılarına çıkacak olan olayları önceden bilmek için tüm hayatı programlamaktalar. Bu kişiler sürprizlerle karşılaştıklarında anksiyete veya depresyona giriyorlar çünkü kendilerini o anda çok güvensiz hissediyorlar sanırım. Bunlar da  kendilerinin göremediği somut olmayan hiçbir güce inanmıyorlar, kendi varlıklarının göremedikleri taraflarını bile reddediyorlar..

İşte yine karşımıza iki kutup çıktı.. İki taraf da ne kadar uçlardaysa kendilerini ortaya -dengeye- getirecek olaylarla karşılaşıyorlar. Dengeyi koruyabildiğimiz noktalarda daha huzurlu bir ruh haline kavuşuluyor.

Aslında ben akışa bırakma’nın manasıyla ilgili konuşmak istiyordum, laf nereye geldi..

Aslında içi o kadar dolu bir kavram ki.. nereden alsanız bir dünya düşünce geliyor aklıma..

Sezgileri ön planda tutarak yaşamakla ilgili bir örnek vereceğim. Geçen sene Tamer Dövücü’nün ODM kursuna gitmiştim. Ta 2004 yılında gittiğim NLP kurslarından sonra onu ilk görüşümdü bu. Aradan yıllar geçmişti ve tabiki öncekiyle şimdikini kıyaslama hali oldu. Bu sefer Tamer Dövücü’yü bir başka şekilde dinler buldum kendimi. 2004’teki kursta, anlattıklarını deli gibi not alıyor ve onu dinlerken aynı zamanda modellemeye çalışıyordum. Yani onu bir çeşit kopyalamaya çalışıyordum, yaptıklarını yapmaya çalıştım. Anlattıklarını ezberleyip uygulamaya çalıştım. Nasıl yaptığını bilmeye çalıştım. Çaba sarfettim. Çok çaba sarfettim. Kendimi değiştirmeye kendi üzerimde çalışmaya çok çaba sarfettim.

Geçen sene ise, ilk derste onu izlerken, onda ne değişmiş diye bakarken, anlattıklarına karşı daha farklı durduğumu farkettim. Bunu diğer insanların söyleyip sordukları bana farkettirdi aslında. İnsanlar onun gibi olabilmek için soru soruyordu. Onun bildiklerini bilmek için soru soruyordu. Bu bana o anda o kadar anlamsız geldi ki… Bense onu birşeyi anlatırken veya bir uygulama yaptırırken taa içinde ona bunu yaptıran mekanizmayı çözmeye çalışırken bulmuştum kendimi. O bunu sezgileriyle yapıyordu bunu keşfetmiştim.. Bu sezgileri algılamaya çalıştım. Bu çok farklı bir öğrenme şekliydi benim için. Taa içerdeki o şeyi hissettim. Dışarı çıkarmış halini kopyalamaya çalışmadım. Ona o bilgiyi verdiren o davranışı yaptıran ta içerdeki asıl hali algılamaya çalıştım. O anda o bir yöntemi uygulamıyor veya bir bilgiyi uygulamıyordu, o kendi oluyordu, yani taa içindeki bir şeyi harekete geçiriyor ve yalnızca biliyordu.

Ben bu kursta kendimi ve öğrenmeyi daha çok akışa bırakabilmiştim…

Bu, bana bilgiyi en öz halinde hissedebilme şansı verdi. Şekile değil öze odaklanmamı sağladı.

Akışa bırakabilmek iman ister..

İnsan denen varlıkların hiçbirisinin zerre kadar hareketinin tesadüf olmadığını bilirsin. İnsan denen varlıkların yaşadıkları her anın bir amacı olduğunu bilirsin. Her anın her sanisenin..

ve senin o amacı her zaman idrak edemeyebileceğine iman etmektir..

Akışa bırakmak, olmuş olan şeyler hakkında kızgınlık duymamaktır. Ne kendi yaptıklarımız için ne de başkalarının yaptıkları için. Olup bitmiş herhangi bir şey için duygusal olarak kendini yormamaktır. O şekilde olduysa bu biz onu o şekilde istediğimiz için olmuştur diyebilmektir. İhtiyacımız buymuş diyebilmektir. AMA bu kesinlikle yaşanmamış olayları sanki yaşanmış gibi kabullenmek anlamına GELMEZ. Şu andan sonrasını her an kendinin şekillendirdiğini bilmektir.

Çaba göstermemek de akışa bırakmak ile ilişkilendirilebilir ama bu çabasızlık pasif değil aktif birşey. Hareketsiz kalmak (fiziksel ve zihinsel) değil tam tersine bilinçli bir hareketlilik gibi. Bu çabasızlık SONUCUNA bağımlı olmadığın bir fiili yapmak gibi. Genellikle bir şeye ulaşmak için gösterdiğimiz çabalar o sonuca bağımlı yapar bizi. Yani özdeşleşiriz o amaçla. Yolda kullandığımız bir araçtır halbuki vardığımızda durdurup ineceğimiz.. ama kendimizi artık o araba zannederiz. Akışta ilerlemek, amacın için çalışırken sonucuna iman etmektir daha yaşanmadan…

Akışa bırakabilmek en sonunda, bu oyunda senaryoyu yazanın da yönetenin de oynayanın da kendin olduğunu idrak etmektir. ..

“Sorumluluk almanın hem de tüm hayatının sorumluluğunu artık üstlenmenin zamanıdır” demek ve bu şekilde yaşayabilmektir akışa bırakabilmek..

Kavramlara farklı bakabilmek isteyenler için birkaç ufak bakış açısı …

Hayata Bakış…

Aklımdakini yazıya dökmem gerekir hissiyatımdan dolayı işte başlıyorum:

İnsanların hayatı algılama şekilleri farklı oluyor. Belli bir kültürün içindekiler bazı şeyleri ortak şekilde algılasa da bireyden bireye değişen çok fazla değer ve inanç var.

Değerlerimiz ve inançlarımız bizim hayatı algılama şeklimizi belirliyor.

O değer ve inançlar ise küçüklüğümüzde öğrendiklerimizden ibaret… Büyük çoğunluğu yani. Doğuştan getirdiğimiz bir bakma şekli de var ve o bakışla nelerden etkilenip nelerden etkilenmeyeceğimize karar veriyoruz.

Hayata bakışta iki önemli alternatif görüyorum ben, birisi pozitif birisi negatif bakma. Pozitif bakanlar hayatla ilgili olumlu şeyleri daha çok algılıyor.

Negatif bakanlar da hayatla ilgili kaygı verici şeyleri daha çok algılıyor.

İki taraf da hayatın kendilerinin baktığı gibi yaşandığını zannediyor. Mesela kaygılı kişi düşüncesini ifade ettiğinde diğeri ona bu düşünceyle ilgili çok da hassas davranmayınca (çünkü o, kaygılı görmüyor olayı) hayal kırıklığına uğrayabiliyor. Her iki taraf da birbirini anlayamıyor.

Elbetteki insanların kimi pozitif kimi de negatif bakıyor derken tamamen genele yaymıyorum. Çünkü bir kişinin hayata pozitif baktığı taraflar olduğu gibi negatif baktığı taraflar da oluyor. Herkes kendi dengesini bulmaya çalışıyor sanırım..

Olayların daha çok kaygı veren kısımlarını algılamayı seçen insanlarda çok daha temkinli yaklaşım, her olaya hemen heyecanla atlamama, önce durup düşünme gibi pozitif davranışlar da görülüyor. Fakat bu algıyı biraz abarttıkları zaman karar alamama, istemediği halde geride kalma, söylemek istediği şeyi ifade edememe, başarıya yönelik adımlarda tutukluk çok görülen şeyler…

Olayların daha çok pozitif taraflarını algılamayı seçen insanlarda ise dikkat edin hep genç görünürler, daha az hasta olurlar (hasta olduklarını farketmezler bile), çektikleri acıları daha hafif atlatırlar (çünkü disassociate durumdadırlar), çabuk karar verirler aldıkları kararlar yanlış bile olsa fazla üzülmezler vs.vs. Yani kısacası hayatı ağır bir yükmüş gibi değil bir hediyeymiş gibi yaşarlar. Diğer grup hayatın tüm yükünü üstlenmiş, saçlar erkenden kırlaşır vs.  pozitif grup da da hayaller peşinde bulutlarda gezinir 🙂

Pozitif algılayanlar durumu abartıp dünyasal kaygılardan kendilerini izole etmiş de oluyorlar malesef, bu da onların hayatın içine tam olarak girememelerine yol açıyor. Hayatı doya doya yaşayamama dolayısıyla da hayata anlam yükleyememe hali oluşuyor….

Bir şeye ne kadar çok emek verirseniz o sizin hayatınızın anlamı haline geliyor. Bu çok muhteşem bir bilgi…

Çocuklarımız aman yorulmasın aman üzülmesin diye onların yerine herşeyi biz yapıyoruz… bir iyilikmiş gibi…. onların hayata anlam verme çabalarını  şanslarını ellerinden alıyoruz… bu konu başka bir başlıkta yazılacak…

Sevgiler..

Sitemi özelleştirdim

Artık sadece beni tanıyanlar veya benim yazılarımı sevenler isterlerse siteyi takip edebilecek. Sitemi özelleştirdim 🙂

Günlük hayattan yazmak istiyordum ama çok basit gördüğüm ve başlangıcı sonu birbiriyle karışmış düşüncelerimi yazmaya çekiniyordum. Şimdi rahat rahat istediğim gibi saçmalayabileceğim 🙂

Oh be.

Biraz da benden :)

Artık bu bloğu yalnızca Can’ın günlüğü gibi tutmayacağım. Nihan’dan da birşeyler yazacağım. Sadece Can anlatıp çocuğumu büyütürken neler hissettiğimi paylaşıyordum, farklı konularda yazmıyordum. Biraz da sadece benden anlatacağım artık, daha bir keyifli olacak 🙂

Müthiş bir temizlik yapmıştım biliyorsunuz. Yeni bir eve taşındık ve bu vesileyle kıyafetlerimin neredeyse yarısını dağıttım. Rahatladım ve temizlik bitti diye düşündüm ama bitmemiş! Bir şekilde daha başka eşyalarımı da dağıtma ihtiyacı duyuyorum! Birtakım vakıfların bağışlar yaptığı, bağışlar yapılmasına da aracılık ettiği ilkokullar buldum. Anadolu’nun her yerinden meğer istekler gerekli yerlere ulaştırılıyormuş, hepsini buldum, bir liste yaptım. Evden öyle bir yığın kullanılmamış eşya çıktı ki anlatamam. Kırtasiye malzemeleri, kışlık atkı bere eldiven, okul kitapları, hikaye kitapları, ingilizce kitaplar.. Aynı temizliği annemin evinde de yaptım. Bugünden itibaren koliler yapıp okullara göndereceğim. Müthiş güzel bir duygu 🙂

Öğrendiklerim

3 senedir anneyim, üç senedir beynimin büyük bir kısmını bu yönde odaklamış durumdayım. Çocuk nasıl büyütülür, en doğru davranış nasıl olmalı vs. şeklindeki sorularla zaman zaman kafayı bile yedim durdum.
Şimdi artık daha sakinleştim. Hemen hemen her anne bu süreçleri yaşıyordur eminim. Bizim gibiler idealist tipler. Kitaplar okurlar, sorular sorarlar araştırırlar öğrenirler çocuklarına uygulamaya çalışırlar. Ben de böyleyim işte.
NEILL’i tanıdıktan sonra çocuğa hiçbir şey öğretmemeye çalışmanın esas olduğunu, onu özgür bırakmak gerektiğini, eğitim denen şeyin yalnızca ve yalnızca çocuğun kendi içindekini çıkarmasına izin verebilmek olduğunu anlamıştım. Bu çok çok ama çok zor birşey. Yapılması neredeyse imkansız ama deniyorum.
Ne yazık ki, çocuklarına en çok özen gösteren annelerin en çok hataları yapanlar olduğunu da görüyorum. Kendimi de bunların arasına koyuyorum. Çocuğa odaklanmak demek onu kendi haline özgürce bırakamamak demek aslında.

Tek yapmam gereken şeyin mutlu olmak olduğunu anladım ben.
Çocuğum için yapabileceğim en güzel şeyin mutlu olmak olduğunu düşünüyorum.
Farkettim ki çocuk onu dünyaya getiren kişinin mutlu bir insan olduğunu görürse, hissederse her açıdan sağlıklı büyüyecektir. Çocuk kendisinin var olduğundan dolayı mutlu olacaktır çünkü onu doğuran kişinin mutlu olduğunu görüyor. Kendi varlığından memnuniyet duyan kişinin de geri kalan her türlü konuda başarılı olacağı şüphesiz bana göre.

NEILL’in söylediğine gelirsek, çocuğu özgür bırakmak (başıboş bırakmak değil – sadece onun potansiyelini kendi potansiyelimizle sınırlamamak) da, mutlu insanların yapabileceği bir iş gibi geliyor bana. İnsanın hayatından memnun olması işte bu kadar. …