Monthly Archives: Aralık 2010

Hastalık ve tedavilere bakış açıları

İnsanın çocuğu olunca hastalık denen şey çok önemli bir mevzu haline geliyor.

Bir de üstüne benim spritüalist karakterim binince, 20 senedir bütün millete avaz avaz  ruhsal şifa konferansı verip dururken birden çocuğum oluverince onun hasta olma haline karşı duruşum elbette ilgi çekici oldu 🙂

Aslında herşey birbirine bağlı yani hayata bakışını sağlayan -en tepedeki değerlerin inançların- daha aşağıdaki durumlara karşı davranışlarını oluşturuyor. Mesela bir hastalık durumuna karşı nasıl tavır aldığın, en yukarıdaki inançlarının bir sonucu oluyor. Bir insanın en yukarıdaki inancı ne olabilir;

– hayatın amacı tekamül etmektir (olabilir).
– ruh göçü olduğunu biliyorum (olabilir).
– insanların başına gelen her türlü olay onların tekamül ihtiyaçlarından kaynaklanır (olabilir).

en yukarıdaki temel değer ve inançlar herkes için değişebilir. benim gibiler için yukarıdaki maddeler geçerli.

Bu dünyada gözlerimizle gördüğümüz insan bedeninin ve kişiliğinin, bir ele takılmış bir eldivenden ibaret olduğunu bildiğiniz zaman, yani eldiven eskidiği zaman kolayca çıkartıp yerine başka bir eldiven giydiğinizi,
o eldivenin SİZ olmadığınızı, ihtiyaçlarınızı karşılayan bir araç olduğunu bildiğiniz zaman,
o eldivenin belli bir kullanma süresi olduğunu ve zamanı gelince elbette eskiyip yıpranabileceğini hatta yırtılabileceğini bildiğiniz zaman,
eldiveni rahatlıkla kullanabilirsiniz, çünkü SİZİN ELDİVEN OLMADIĞINIZI bilirsiniz.
Eldivene bir zarar geldiğini zaman ELDİVEN OLMADIĞINIZI BİLDİĞİNİZ İÇİN YOK OLMAKTAN DA korkmazsınız.

İşte bu bedenin bir eldiven olduğunu bilen biri gibi yaklaşıyorum hastalıklara ben.

Bu bilgiler bu blog için biraz ağır oldu ama en aşağıdaki davranışın sebebini en yukarıdaki bilgiyle bağlamak zorundayım. Yoksa neden böyle düşünüyor ve davranıyor olduğumun açıklamasını yapamam.

Bunu duyan da çok absürd biri olduğumu sanır 🙂 ben de her anne gibi çocuğum hasta olduğunda asabileşiyorum tabii ki! üzülüyorum uyuyamıyorum kızıyorum etrafa sinirleniyorum vs.vs. bunları ben de doya doya yaşıyorum. Tek fark, ben hastalığın olması gereken yaşanması gereken bir durum olduğunu bilerek yaklaşmaya çalışıyorum. Bu bedeni kullanmaya geldik, tepe tepe kullanacağız ve bu beden sayesinde almamız gereken bilgiyi alacağız. Bu beden, eninde sonunda görevini yapıp eriyip gidecektir. Bu bedenin hasta olmaması için ANORMAL bir ÇABA içine girip BÜTÜN HAYATIMI BU UĞURDA HARCAMAK gibi birşey yapmıyorum. Anneliğin anlamının çocuğu hasta etmemek olduğunu asla düşünmüyorum. Çocuk hasta olduğunda anne iyi bakamamış moduna girmiyorum. Çocuk hasta olmasın diye hasta olmadan ilaç dayamıyorum. Vitamin dayamıyorum. Herşeyden önemlisi hasta olunduğunda, bedenin sana vermek istediği bir işaret olduğunu biliyorum.
Çocuğuma da bunu göstereceğim. Bedenim bana neyi anlatmaya çalışıyor? Başım ağrıyor, bunun sebebi ne olabilir diye kendine sormasını istiyorum. Kalkıp ecza dolabından bir ağrı kesici almasını değil..

Olay hastalık anında KENDİ VARLIĞINI KORUMAK GİBİ BİR İÇGÜDÜye dönüşüyor sanırım. Yani bir yetişkin hasta olduğunda neden paniğe kapıldığını soruyorum kendime ve bu cevabı veriyorum. Kendinin yok olma tehlikesi altında olduğunu mu söylüyor bilinçaltı acaba? Çünkü o bir eldiven olduğunu düşünüyor..
Panik nasıl panik, hemen doktora gitmek gibi, hastalığa küfürler etmek lanet etmek gibi, aşırı bir korkuya kapılmak gibi, aşırı endişe haline girip strese girmek gibi vs.vs.

Can’ın bu hastalığı çok yoğun geçti. Üç gün ve üç gece neredeyse hiç uyumadık. İki defa duşa girdi sürekli ıslak bezle pres yapıldı, bir insanın çocuğunu o halde görmesi daha önce yaşadığım bir duyguya hiç benzemiyordu.. zordu..
AMA bana deseler ki, çocuğun bu hastalığını daha önceden anlayıp üç gün önce antibiyotik vermeye başlasaydın -bu kadar dibe vurmadan- daha kolay atlatsaydın iyi olmaz mıydı? HAYIR derdim. Bunu istemezdim. Hastalık hayatın bir halidir. Bu, benim kendi duygusal konforum için onu “bir hal”den mahrum bırakmak olurdu.

Her çocuğun hasta olmaya hakkı vardır.

En tepe noktasını da yaşasın en dip noktasını da yaşasın. Eldivenin ömrü sona yaklaştığında ondan aldığı fayda diyelim ki 500 bilgi kadar. Ben onun bu halleri yaşamasına izin vermezsem aldığı fayda 100 bilgi kadar olacak. Bunu istemiyorum. Hayatın her türlü halini yaşasın istiyorum. Bünyesinde kıymetli bilgiler biriktirsin istiyorum. Bu hayatın bir özelliği galiba, iyide de kötüde de yaşanılan en üst noktalar hep hatırlanıyor.

İşte böyle.. spritüel anlayış bana hayatın her türlü dramlarına karşı daha yukarıdan bakabileceğim bir bakış açısı kazandırdı.
Çok şükür..
Başka türlü bir hayat ben yaşayamazdım..

Hasta olduk

Evin bütün bireyleri hasta oldu,

Tam taşındık ertesi hafta can hasta oldu, boğazı kızarık dedi doktor, antibiyotik verdi. Biz geçen seferki gibi vermedik antibiyotiği (geçen seferki olayı da bir ara yazacağım) iki gün sonra can düzelmeye başladı, zaten doktora anlattığımda tamam vermeyebilirsiniz, bir kaç gün izleyin daha sonra kötüleşirse verin demişti. Tam can iyileşecekken ben hastalandım bu sefer, ama kötü hastalandım. Ve kendimden korkup can iyileşiyorken ona da bana da antibiyotik başladım. Çünkü o kadar yapış yapış oluyoruz ki kesin benden alır diye düşündüm. Neyse atlattık. Bir hafta sonra 3 yaş kontrolüne gittik, herşey normal çıktı. Kan alındı, tahliller normal, hiçbir ilave takviyeye ihtiyaç yok. Oh rahatladık.
5 gün veya bir hafta geçti Can ateşlendi!.
En son bu kadar yoğun bir ateşi 7,5 aylıkken yaşamıştık.
Üç gün ve üç gece ateşi düşmedi ve hiç uyumadık neredeyse.
Dağıldım resmen.
3 saatte bir dönüşümlü verdiğim ateş düşürücüler ilk günün sonunda işe yaramayınca doktora gittik ve yine bademciklerinin bembeyaz enfekte olduğunu söylediler. Hemen antibiyotik dedi. Başladık, antibiyotik etkisini göstermeye başlayınca ateşi düştü. Öyle olurmuş.
Dün ve bugün daha rahatladık. Ama yemek yemesi normale dönmedi çünkü boğazı hala yara, dili bile yara olmuş, çok halsiz yaparmış bu hastalık.
Üç dört gün sonra sanırım eski keyfine kavuşacak.

Şimdi burada kafamdan geçenleri söyleyeceğim:
Çocukların hasta olması ve ailelerin hastalık karşısındaki davranışlarıyla ilgili.

Diğer yazıda başlayım yazmaya….

Çocuğumun YAŞAMASINI istediğim EN ÖNEMLİ ŞEY…

….bu ayrım! Ya bu dünyaya ait olacaksın ya da öbürüne, seç bakalım! Ve seçtiğin anda bir şeyi ıskalarsın. Ne seçersen seç kaybedeceksin.
Ben diyorum ki seçme. Ben diyorum ki, ikisini beraber yaşa. Elbette bunu yapabilmek beceri gerektirir. Birini seçip ona göre yaşamak kolaydır. Her aptal bunu yapabilir-hatta sadece aptallar böyle yapar. Bazı aptallar bu dünyaya, bazı aptallar da öbür dünyaya ait olmayı seçiyorlarlar. Zeki insan ikisini birden yapmak ister. İşte sanyas bu anlama gelir. Her ikisine de sahip olabilirsin – bu zekadır.

Uyanık, zeki, farkında ol. Ritmi algıla ve onunla hareket et, seçim yapmadan. Seçimsiz halde farkında ol. Her iki uç noktayı da yaşa. Yüzeyde çelişkili gibi duruyorlar, ama değiller. Aslında birbirlerini tamamlıyorlar. Aynı ibre bir sağa, bir sola gidiyor. Onu sağda veya solda fikslemeye kalkma; öyle yaparsan aleti bozarsın. İşte şimdiye kadar yapılan budur.

Yaşamı tüm boyutları ile kabullen.

(OSHO’dan paradoksu kucaklamak üzerine)

ya çok bu dünyaya aitiz -hırs, kibir, kıskançlık, anksiyete-  ya da hiç bu dünyaya ait değiliz -pasiflik, mücadelesizlik, boşvermişlik, depresyon-
her isini birden yapabilmek zekadır diyor.. aslında hepimizde olan ama tezahür ettirilemeyen..

Ben çocuğuma bir parça bile olsa -kendim bizzat uygulayarak- bunu gösterebilirsem, yaşamına aktarmasına vesile olabilirsem…
ne mutlu bana..
ne mutlu bana..

pink ve pig

Birkaç ay önce olan bir olayı hatırladım. Can anneannesindeydi, renklerin ingilizcelerini yeni öğrenmişti, anneannesine söylemiş birkaç kelime, anneannesi ve dedesi de çok sevinmiş bütün renkleri sormaya başlamışlar.

Sıra pembeye gelince (pembeyi henüz öğrenmemişti) anneannesi “pembenin ingilizcesi ne” diye sormuş Can bilmiyorum demiş, anneanne “pink” demiş.

Bizimki hemen atlamış, “hayır anneanne yanlış biliyorsun o domuz demekk”

Anneanne domuzun pig olduğunu bilmediği için bir anlam veremiyor tabii 🙂
dedesi durumu anlıyor hemen ve ikisinin arasındaki farkı anlatıyor.

Şu anda pink derken ve pig derken farklı vurgulamayla söylüyor resmen, hemen kaptı.

Sonra aynı olayı, turtle ve purple da yaşadık. Bu ikisini hala karıştırıyor.

🙂
🙂

Bugün…

Artık beni işe bırakmak istemiyor…
Sıkıldığından mııı.. sanmıyorum.. ama neden?
Öyle içim burkuluyor ki… yahu nihan başka bir işte çalışıyor olsaydın sabah saat onlarda evden çıkabilir miydin? Hayır.. eee buna şükretmen lazım… ama içim yine de burkuluyor ne yapayım!

Bu sabah bana aynen şöyle dedi:

“anne….. bugün seninle birlikte olmak istiyorum, işe gitmee”
aman allahım nasıl kıyarım ben bu çocuğa…

İngilizce :)

Can: Anne birşey sorucam sana..
Nihan: Sor oğlum.
Can: Dolphin’in ingilizcesi neydi?
Nihan:  🙂   🙂

Anaokulu için doğru zaman?

7 Ocak’ta 3 yaşı doluyor ya, beni bir heyecan bastı. Anaokuluna gidecek ya, beni iyiden iyiye bir telaş hali basıyor  çünkü oğlumun hayatında çok önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.

Şimdi bu olaya taktığım için başıma normalin dışında aksilikler gelebileceğini de düşünüyorum ve iyice gıcık oluyorum kendime.

Bakıcımızdan memnun olmama rağmen son günlerde Can’ın evde sıkıldığını gözlemliyorum. Bütün o oyunlara rağmen sıkılıyor. Gülderen teyze kreşçi olmamış olsa ne yapardık acaba? Kadıncağız pamuklardan kardan adamlar mı yaptırmıyor, suluboyalarla çam ağaçları mı çizmiyor, legolardan desen yine öyle, ama demek ki bir yere kadar. Çocuk başka çocuklarla olmak istiyor. Hem Gülderen teyze yoga veya drama türü şeyler yaptıramazki o kadar da değil 🙂

Okan’ın hastalık konusundaki “normal dışı” hallerinden korktuğum için bu kışı böyle geçirmeye karar vermiştim ama mümkün olacak mı diye düşünmeye başladım şimdi.
Her gün benimle işe gelmek istiyor. Ofisi bildiği için ve çok sevdiği için ısrar da ediyor. Benim de içim gidiyor onu öyle bırakırken. Bıraktığım saat de onbuçuk falan…Sabah dokuz akşam altı çalışan anneler nasıl yapıyorlar diye düşünüyorum, ne kadar zor, ben ne kadar şanslıyım…

Konuyu dağıttım esas yazmak istediğim, Can’ın kreşe nasıl uyum sağlayacağı hakkındaydı. Özlem’in dediği gibi bence en önemli şey ilk gün karşılaştığı öğretmene ısınması.. Bir öğretmen sanırım sadece onunla ilgileniyor ilk günlerde, işte o öğretmeni severse ilk adımı attık demektir…

Bazen diğer çocuklarla çok uyumlu görünüyor bazen de çok zorlanacakmış gibi hissediyorum. Altı aylıktı bakıcımız geldiğinde, o zamandan bu yana sürekli birebir ilgilenildi, birebir oynandı, kısacası gözünün içine bakıldı. Belki ev işleri de yapan bir bakıcımız olsaydı, evde çok sıkılacak ve okula çok severek başlayacaktı. Ama şu anda zaten okul havasında geçiyor günleri. Çocuk resmen özel öğretmenle çalışıyor :))
Bakalım neler yaşayacağım 🙂

Taşındık!

Evet sonunda taşındık. 4.Aralık.2010.
Bu yılın sonunda son yılın bir değerlendirmesini yapacağım bir yazı yazacağım. Kazançlarımız, kayıplarımız, öğrendiklerimiz, öğrenemediklerimiz vs..

Kısaca, sonunda taşındık ve kaç aydır kaç yıldır plandığım sadeleşme hedefimi gerçekleştirmeye başladım. Taşındığım gün tabii ki hiçbir şey atmadım önce bir yerleşme paniği vardı. Onu üzerimden attıktan sonra, şimdi yavaş yavaş inanılmaz bir temizlik yapıyorum. Taaa seneler önce edindiğim, kullandığım ve duygusal bağım olan bütün eşyalarımı veriyorum, dağıtıyorum. Çünkü artık onların zamanı değil hissediyorum. Onlar o dönemi hatırlatıyor hiç gerek yok.. Kıyafetler o dönemin ruh halini yansıtıyor, artık o Nihan yok.. Doya doya yaşadığım zamanları tekrar yaşama isteğim de kalmadı zaten. Ne kadar mutlu olsam da.. Şimdi, şimdinin mutlu Nihan’ını yaratacağım.
Mutsuz değilim ama tam olarak an’ı yaşıyor da değilim. Beni rahatsız eden şeyleri temizlemeliyim. Şu an şu anki halimle mutlu olmalıyım. Ben hayatımın genel bir ortalamasını alıp da mutluyum diyorum. Hayır şu an “şu andan dolayı” mutlu olmak istiyorum.. ve bu ev değiştirme olayı bunu yaratmam için büyük bir fırsat…

Anıtkabir

Bayramdaki Anıktabir gezisini unutmamak lazım 🙂

Son derece müthiş güneşli bir havada Okan’ın İstanbul’dan gelen arkadaşlarıyla birlikte gittik. Onların gelmesi bizim de Anıtkabir’e gitmemize vesile oldu. Anormal kalabalıktı. Can ve Kaan çok eğlendiler. Bizimki bir ara yine komik şeylere asabiyet yaptı ama annesi hiç takmadı.. 🙂

Gezinin sonunda Gökhan alışveriş yapıp hepimize birşeyler almış. Canla Kaana daaa Anıtkabir boyama kitabı! Can çıldırdı tabii. Arabaya binene kadar torbayı kendisi taşıdı. Eve gidince bir önceki gün aldığımız kalemlerle çok güzel boyama yaptı. Hatıra olarak saklayacağız.

Bu arada Can’ın kendisine benzeyen sakin yapılı çocuklarla ne kadar iyi anlaştığını bir kere daha görmüş oldum. Nuh’un Gemisi cdsini açıp onunla birlikte dans etmediği için Kaan’a biraz gıcık da olsa çok iyi geçindiler :))