Category: Eğitim Stratejileri Üzerine Çalışmalar

Okul Hayatı

Can artık okula gitsin istiyorum. Kendimi iyice adapte ettim sayılır. Evdeki oyunlar sınırlı kalmaya başladı. Hep aynı şeyleri tekrar ediyorlar. Kendisi de bu sefer değişik televizyon programlarına takılmaya başladı. Çünkü oyuncaklarından sıkılıyor artık. Şimdi bu çocuğa hayır televizyon seğretmen sakıncalı diyebilir miyim? Yapacak daha iyi bir alternatif sunamazsam diyemem öyle değil mi?
Kışın okula gitmesin hastalık sayısını azaltalım diye düşündüğümüzü yazmıştım, sanki hiç hasta olmadı 🙂 düşücem ters tepti, acaba Mart ayında ufaktan başlatsam mı diyorum.
Bakıcımız Can 6 aylıkken işe başlayan ve halen de Can’ın yanında devam eden bir teyze. Can onu çok seviyor doğal olarak, hani yerinde oturup duran biri de değil, yarış da yapıyorlar, top da oynuyorlar, hertürlü faaliyet suluboya, resim, hamur işleri, kesme yapıştırma ne ararsan var, şarkılar danslar ama sonuçta hepsi de dönüp dönüp yeniden başlıyor. Can’ın yeni çocuklarla tanışmaya ihtiyacı var. Geçen cumartesi Selinnaz’ın doğumgününde yeni çocuklar gördü, onların davranışlarını takip etti, onları çok ilginç bulduğunu hissettim. 🙂 Okula başlayınca evdeki saf ve korunmuş halinin kalmayacağını düşündüm. Arkadaşlarının davranış şekillerini kopyalayacağını ve hatta değişik huylar edineceğini görebiliyorum. Bazılarını seveceğim, bazılarını sevmeyeceğim muhakkak.
Okula başlayınca daha sosyal olacağı kesin, insanların arasına daha rahatlıkla girebilecek, hiç rahatsızlık hissetmeyecek, çekingenliği azalacak, belki daha çok konuşacak vs. ama istemediğim bir şey var ki o da vaktinden önce birşeyleri öğrenmesi. Bir dolu annenin tersine ben çocuğumun bir an önce büyümesini istemiyorum. Büyükmüş gibi olgun davranışlar içine girmesini de istemiyorum. Yapay bir saygı yapay bir laf dinleme kısacası mecbur olduğu için birşey yapmasını istemiyorum. Çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasını istiyorum. İnatsa inat olsun ağlamaksa istediği kadar ağlasın oyuncağını vermeyecekse vermesin yemek istemiyorsa yemesin hepsini memnuniyetle kabul ediyorum. Ama bir okulda olmazsa olmaz kuralların olması gerektiğini de elbette biliyorum. Çeşitli durumların içinde olması ona çeşitli halleri kazandıracak mutlaka. Yalnızca okulla birlikte gelen büyümeyi dikkatli takip edeceğim, bu büyümenin yaşıyla paralel olmasına özen göstereceğim.
Bugünlük düşünceler bu kadar…

Hastalık ve tedavilere bakış açıları

İnsanın çocuğu olunca hastalık denen şey çok önemli bir mevzu haline geliyor.

Bir de üstüne benim spritüalist karakterim binince, 20 senedir bütün millete avaz avaz  ruhsal şifa konferansı verip dururken birden çocuğum oluverince onun hasta olma haline karşı duruşum elbette ilgi çekici oldu 🙂

Aslında herşey birbirine bağlı yani hayata bakışını sağlayan -en tepedeki değerlerin inançların- daha aşağıdaki durumlara karşı davranışlarını oluşturuyor. Mesela bir hastalık durumuna karşı nasıl tavır aldığın, en yukarıdaki inançlarının bir sonucu oluyor. Bir insanın en yukarıdaki inancı ne olabilir;

– hayatın amacı tekamül etmektir (olabilir).
– ruh göçü olduğunu biliyorum (olabilir).
– insanların başına gelen her türlü olay onların tekamül ihtiyaçlarından kaynaklanır (olabilir).

en yukarıdaki temel değer ve inançlar herkes için değişebilir. benim gibiler için yukarıdaki maddeler geçerli.

Bu dünyada gözlerimizle gördüğümüz insan bedeninin ve kişiliğinin, bir ele takılmış bir eldivenden ibaret olduğunu bildiğiniz zaman, yani eldiven eskidiği zaman kolayca çıkartıp yerine başka bir eldiven giydiğinizi,
o eldivenin SİZ olmadığınızı, ihtiyaçlarınızı karşılayan bir araç olduğunu bildiğiniz zaman,
o eldivenin belli bir kullanma süresi olduğunu ve zamanı gelince elbette eskiyip yıpranabileceğini hatta yırtılabileceğini bildiğiniz zaman,
eldiveni rahatlıkla kullanabilirsiniz, çünkü SİZİN ELDİVEN OLMADIĞINIZI bilirsiniz.
Eldivene bir zarar geldiğini zaman ELDİVEN OLMADIĞINIZI BİLDİĞİNİZ İÇİN YOK OLMAKTAN DA korkmazsınız.

İşte bu bedenin bir eldiven olduğunu bilen biri gibi yaklaşıyorum hastalıklara ben.

Bu bilgiler bu blog için biraz ağır oldu ama en aşağıdaki davranışın sebebini en yukarıdaki bilgiyle bağlamak zorundayım. Yoksa neden böyle düşünüyor ve davranıyor olduğumun açıklamasını yapamam.

Bunu duyan da çok absürd biri olduğumu sanır 🙂 ben de her anne gibi çocuğum hasta olduğunda asabileşiyorum tabii ki! üzülüyorum uyuyamıyorum kızıyorum etrafa sinirleniyorum vs.vs. bunları ben de doya doya yaşıyorum. Tek fark, ben hastalığın olması gereken yaşanması gereken bir durum olduğunu bilerek yaklaşmaya çalışıyorum. Bu bedeni kullanmaya geldik, tepe tepe kullanacağız ve bu beden sayesinde almamız gereken bilgiyi alacağız. Bu beden, eninde sonunda görevini yapıp eriyip gidecektir. Bu bedenin hasta olmaması için ANORMAL bir ÇABA içine girip BÜTÜN HAYATIMI BU UĞURDA HARCAMAK gibi birşey yapmıyorum. Anneliğin anlamının çocuğu hasta etmemek olduğunu asla düşünmüyorum. Çocuk hasta olduğunda anne iyi bakamamış moduna girmiyorum. Çocuk hasta olmasın diye hasta olmadan ilaç dayamıyorum. Vitamin dayamıyorum. Herşeyden önemlisi hasta olunduğunda, bedenin sana vermek istediği bir işaret olduğunu biliyorum.
Çocuğuma da bunu göstereceğim. Bedenim bana neyi anlatmaya çalışıyor? Başım ağrıyor, bunun sebebi ne olabilir diye kendine sormasını istiyorum. Kalkıp ecza dolabından bir ağrı kesici almasını değil..

Olay hastalık anında KENDİ VARLIĞINI KORUMAK GİBİ BİR İÇGÜDÜye dönüşüyor sanırım. Yani bir yetişkin hasta olduğunda neden paniğe kapıldığını soruyorum kendime ve bu cevabı veriyorum. Kendinin yok olma tehlikesi altında olduğunu mu söylüyor bilinçaltı acaba? Çünkü o bir eldiven olduğunu düşünüyor..
Panik nasıl panik, hemen doktora gitmek gibi, hastalığa küfürler etmek lanet etmek gibi, aşırı bir korkuya kapılmak gibi, aşırı endişe haline girip strese girmek gibi vs.vs.

Can’ın bu hastalığı çok yoğun geçti. Üç gün ve üç gece neredeyse hiç uyumadık. İki defa duşa girdi sürekli ıslak bezle pres yapıldı, bir insanın çocuğunu o halde görmesi daha önce yaşadığım bir duyguya hiç benzemiyordu.. zordu..
AMA bana deseler ki, çocuğun bu hastalığını daha önceden anlayıp üç gün önce antibiyotik vermeye başlasaydın -bu kadar dibe vurmadan- daha kolay atlatsaydın iyi olmaz mıydı? HAYIR derdim. Bunu istemezdim. Hastalık hayatın bir halidir. Bu, benim kendi duygusal konforum için onu “bir hal”den mahrum bırakmak olurdu.

Her çocuğun hasta olmaya hakkı vardır.

En tepe noktasını da yaşasın en dip noktasını da yaşasın. Eldivenin ömrü sona yaklaştığında ondan aldığı fayda diyelim ki 500 bilgi kadar. Ben onun bu halleri yaşamasına izin vermezsem aldığı fayda 100 bilgi kadar olacak. Bunu istemiyorum. Hayatın her türlü halini yaşasın istiyorum. Bünyesinde kıymetli bilgiler biriktirsin istiyorum. Bu hayatın bir özelliği galiba, iyide de kötüde de yaşanılan en üst noktalar hep hatırlanıyor.

İşte böyle.. spritüel anlayış bana hayatın her türlü dramlarına karşı daha yukarıdan bakabileceğim bir bakış açısı kazandırdı.
Çok şükür..
Başka türlü bir hayat ben yaşayamazdım..

Çocuğumun YAŞAMASINI istediğim EN ÖNEMLİ ŞEY…

….bu ayrım! Ya bu dünyaya ait olacaksın ya da öbürüne, seç bakalım! Ve seçtiğin anda bir şeyi ıskalarsın. Ne seçersen seç kaybedeceksin.
Ben diyorum ki seçme. Ben diyorum ki, ikisini beraber yaşa. Elbette bunu yapabilmek beceri gerektirir. Birini seçip ona göre yaşamak kolaydır. Her aptal bunu yapabilir-hatta sadece aptallar böyle yapar. Bazı aptallar bu dünyaya, bazı aptallar da öbür dünyaya ait olmayı seçiyorlarlar. Zeki insan ikisini birden yapmak ister. İşte sanyas bu anlama gelir. Her ikisine de sahip olabilirsin – bu zekadır.

Uyanık, zeki, farkında ol. Ritmi algıla ve onunla hareket et, seçim yapmadan. Seçimsiz halde farkında ol. Her iki uç noktayı da yaşa. Yüzeyde çelişkili gibi duruyorlar, ama değiller. Aslında birbirlerini tamamlıyorlar. Aynı ibre bir sağa, bir sola gidiyor. Onu sağda veya solda fikslemeye kalkma; öyle yaparsan aleti bozarsın. İşte şimdiye kadar yapılan budur.

Yaşamı tüm boyutları ile kabullen.

(OSHO’dan paradoksu kucaklamak üzerine)

ya çok bu dünyaya aitiz -hırs, kibir, kıskançlık, anksiyete-  ya da hiç bu dünyaya ait değiliz -pasiflik, mücadelesizlik, boşvermişlik, depresyon-
her isini birden yapabilmek zekadır diyor.. aslında hepimizde olan ama tezahür ettirilemeyen..

Ben çocuğuma bir parça bile olsa -kendim bizzat uygulayarak- bunu gösterebilirsem, yaşamına aktarmasına vesile olabilirsem…
ne mutlu bana..
ne mutlu bana..

OSHO’dan çocuk üzerine..

Anne baba koşullandırması dünyadaki en büyük köleliktir. Bu tamamıyla ortadan kaldırılmalıdır. Sadece o zaman insan, ilk defa, gerçekten özgür, hakikaten özgür, sonuna kadar özgür olacaktır, çünkü çocuk insanın babasıdır. Şayet çocuk yanlış bir şekilde büyütülürse o zaman tüm insanlık yanlış yöne gider. Çocuk tohumdur. Şayet tohumun kendisi zehirlenmişse, bozulmuşsa, o zaman özgür bir insan bireyi için hiçbir umut yoktur, o zaman bu rüya asla gerçek olamaz. Kişilik senin içinde, senin doğanın içinde anne baba, toplum, din adamı, politikacı ve eğiticiler tarafından üretilmiştir. Onların tüm amacı her çocuğu, kurumsallaşmış olan topluma uyum sağlayacak şekilde sakatlamaktadır, her çocuğu mahvetmektedir. Bir korku vardır: Şayet çocuk en başından itibaren koşullanmadan bırakılırsa o öylesine zeki, öylesine tetikte ve farkında olacaktır ki onun tüm yaşam tarzı bir başkaldırı olacaktır. Ve hiç kimse asileri istemez; herkes boyun eğen insanlar ister. Anne babalar boyun eğen çocukları sever ve unutma ki boyun eğen çocuk en aptal olandır. Başkaldıran çocuk ise zeki olandır ama ona saygı duyulmaz ya da o sevilmez. Öğretmenler onu sevmez, toplum ona saygı göstermez; o kötülenir. Ben ise senin çocuklara saygı duymanı isterim.
OSHO-Çocuk / Kendin Olma Özgürlüğü (Children Freedoom to be Yourself)

Zıtlıkları Öğrenirken..

Biliyorsunuz bebeklerin doğduktan çok kısa bir süre sonra aşıları başlıyor. Rutin periodlarla aşı oluyorlar. Ben Can’a bu aşıları yaptırırken onu büyük oranda bu aşıların dünyaya bağlamaya başladığını hissetmiştim. Ruh varlığı doğduğunda tamamen yukarıya ait bir varlık ve çok yavaş yavaş dünyaya bağlanıyor. Bu sürecin düşündüğümden de daha yavaş ilerlediğini Can büyürken öğrendim.
Aslında bence bütün bu adaptasyonun anlamı yani dünyaya bağlanma süreci şu demek: varlık geldiği yerdeki zaman kavramından bu dünyadaki zaman kavramına adapte olmaya çalışıyor.
İşte bu süreçte de aşılar, katı gıdaya başlama gibi şeyler başrol oynuyor bence. Sebze yemeye, et yemeye başlıyor, bu şekilde yavaş yavaş yeryüzüyle bağlantısının gücü artıyor. İkinci seneden sonra buradaki sistemin işleyişini öğrenmeye başlıyor. Yani düaliteyi. Bizzat gözlerinizle görüyorsunuz yavaş yavaş tüm zıtlıkları öğrenmeye başladığını. Aşağı yukarı, sıcak soğuk, koyu açık, ıslak kuru ve işte büyüyor…
Ve bütün bunları öğrenmesi ve içselleştirmesi onun artık tam anlamıyla bir dünyalı 🙂 olduğunun göstergesi gibi geliyor bana.
ZAMANA uyum sağladıkça yapmak istediği şeylerin hemen o anda olamayacağını anlamaya başlıyor. Artık istediği şey istediği anda olmayınca ağlamıyor. Beklemenin ne demek olduğunu anlıyor. Sanırım geldiği yerde zaman çok ince. Yani nasıl anlatılabilir, düşündüğün herşey düşündüğün anda meydana geliyor gibi bir benzetme yapılabilir. Tecrübe etmediğim için yalnızca mantık yürütüyorum ve okuduklarımdan yola çıkıyorum. Çocuklarımızla yaşadığımız tüm zorlukların esas kaynağı ZAMANı algılamayla ilgili bence. Bu konudaki hissiyatım çok güçlü niyeyse. Geldiğimiz yerdeki zamanın buradakiyle çok farklı olması esas güçlük gibi geliyor. Büyüme denen şey de buranın kaba titreşimli zaman ve mekanına alışabilmek demek. Bence burada bir bebek doğduğunda nasıl güçlükle büyüyorsa ve ancak uzun bir süre sonra tek başına bir yaşam performansı sergilemeye başlıyorsa, yıllarca yaşamış ve dünyayı terk etmiş bir varlık da orada bu çeşit bir adaptasyon zorluğunu yaşayacak demektir.

Baby Noah

Can’ın Baby Einstein serilerine olan ilgisini yakınlarımız bilirler. Oğlum bu DVD’lerle büyüdü desem yeridir. Bir yaşındaydı ilk tanıştığında. Belki de hayvanlara ve İngilizceye merakı bu yüzden oluştu bilemiyorum. Artık çok basit gelmesine rağmen yine de çok seviyor seğretmeyi. Şu aralar en popüler programı Baby Noah, biz ona gemideki hayvanlar diyoruz. Nuh’un gemisi hikayelerini zaten çok severim, Can da aslanı kaplanı zürafayı görmeyi çok seviyor. Hele orada penguenlerin yarışını seğretmeye bayılıyor! Yarışın başından sonuna kadar anlattırıyor defalarca. Sonra telefonda babanesine ve dedesine kendisi anlatıyor. Kim yarışmış, aşağıda kim duruyormuş, kim bayrak sallamış, bayrağın rengi neymiş, kim kar sıçratmış 🙂

Ayrıca yazın başlayan bir Caillou çılgınlığımız var, Caillou dizileri hiç kıpırdanmadan, göz bile kırpmadan seğrediliyor 🙂 onu da bir ara anlatacağım..

WALDORF düşüncesi üzerine..

Banu’nun Waldorf Üzerine Kısa Notlar başlıklı yazısı beni çok mutlu etti. http://www.miracik.com/ dan tamamını okuyabilirsiniz. Kısım kısım aşağıdaki önemli notlar çok dikkatimi çekti. Kırmızı yaptım. Böyle bir oluşumun Türkiye’de yavaş yavaş büyüyor olması çok güzel. Rudolf Steiner’i tanıyanlar kitaplarını okumuş olanlar bilirler, o bu dünyaya gelmiş en büyük inisiyelerden biri bence, çocuk yetiştirme adına düşünüp ortaya koyduğu her türlü somut adımın insanlık için çok önemli olduğunu düşünüyorum.

“Waldorf eğitiminde (ve çocuk odaklı tüm eğitim sistemlerinde) bazı şeylerin en başta aileler tarafından yaşam tarzı haline gelmesi, içselleştirilmesi gerekiyor.” Bu zaten hayatın tümü için geçerli birşey değil mi? Bunu yapmayınca, ortaya sadece konuşan anneler çıkıyor. Çocuklarıyla ilgili güzel idealleri var ama nasıl gerçekleştireceklerini bilmiyorlar.  Önce kendimizden başlamamız gerekiyor, önce kendimizden..

“Waldorf eğitimi felsefesi de doğal yaşam pratiklerine, doğal beslenme, adil paylaşım gibi değerlere önem veriyor. Yaşamın doğal ritmine çok büyük saygı duyuyor. Özelikle hayatın ilk 7 yılında, aşırı uyarıcılardan çocukları yumuşakca koruyor… Bilmediği, görmediği, dokunmadığı şeyleri öğretmiyor.”

“Duyuları sadece görmek, duymak, tatmak, koklamak ve hissetmek ile sınırlamıyor…
Beden ait (alt duyular) – Dokunma, Yaşadığını hissetme, Hareket etme, Denge
Çevre (orta duyular) – Koku alma, Tat alma, Görme, Isı algısı
Ruhsal (üst duyular) – Duyma, Dil, Düşünme/Anlama, Benlik
şeklinde 12ye ayırıyor. Ancak bunlara da keskin filtreler koymuyor. Herşeyi müzikle, resimle, sanatla, doğayla, güzelliklerle harmanlıyor ve öyle sunuyor.”
Bence dünyaya gelmiş varlığın herşeyden önce sezgilerine değer vermesini öğretmeye çalışıyor. Kendisini beş duyu ile sınırlandırmak ve birşeylerin ötesinde neler olduğunu hiç düşünmemeye yöneltmek kişiyi atalete yani zamanla dejenerasyona sokacak olan birşey. Bunun önüne nasıl geçilebilir, onun sezgilerini daha çok çekmeye, algılamaya yarayan ufak uygulamalar yapmakla.. bu da sanatla olabilir pekala…
Waldorf eğitiminin, çocukları gerçek dünyanın acımasızlığına hazırlamadığı ve bu kadar sanatla yoğurulmuş bir eğitimin daha teknik alanlara yönelik alt yapıyı hazırlayamadığı düşünülebilinir. Ancak mezunları arasında yapılmış çalışmalara bakıldığında durumun böyle olmadığı açıkça görünüyor.
Akademik öğrenme kişiyi sadece bedenden ibaret gören bir öğrenmeyse.. başarı denen şey de dünyaya ait ve bedene ait başarılar olarak görülecektir. Halbuki kişinin aslı ruh’tur. Asl’ından ona ulaşan her türlü yaratıcı enerji, her türlü sezgisel düşünce, akademik başarı denen başarıyı da kapsar ve onun ilerisine geçer.
”Waldorf eğitimin müfredatı bütünüyle gelişim evrelerine uygun olarak planlanmış. Hatta çocuğun ilk süt dişini kaybetmesi resmi eğitime başlamaya hazır olmasının bir işareti olarak görülüyor. Müfredat her ders için 3-5 hafta süren blok dersler ile işleniyor. Yani 3 hafta boyunca her sabah sadece matematik çalışılıyor, sonraki haftalarda tarih, fizik, edebiyat… hepsine sıra geliyor ve öğrendikleri ile kendi ders kitaplarını kendileri hazırlıyorlar.
Türk eğitim sistemini az biraz bilen anne-baba olarak, bir Waldorf ilk-orta okulunun Türkiye’de açılmasının bürokratik zorluğunu görebiliyoruz. Ancak bizim Waldorf müfredatından kendi adımıza çıkarttığımız sonuç, çocuğumuzun kendi hızında gelişmesine fırsat yaratabileceğimiz ortamları her yaşında artırmamız gerektiği oldu. Böyle bir çabanın sonuçsuz kalmayacağını da biliyoruz.”

“Waldorf eğitimi çocukların akademik başarısından ziyade…
– duygusal, estetik, sosyal farkındalığa,
– başladığı işi tamamlayacak irade gücüne,
– doğru ve yanlış arasında net bir duruş sağlayacak ahlaki değerlere
sahip olması üzerine odaklanmış durumda… Başarı kriterleri kişiden kişiye değişebilir ama böylesi değerlere sahip bir birey hayatta ne yaparsa başarılı olacaktır, bu kesin…”
Çünkü varlığı daha üst bir boyuttan kapsayacak…

A.S. Neill Kimdir?

http://myinnersky.blogspot.com/2010/05/asneill-ve-summerhill-ozgurluk-okulu.html
Ebru’nun bu kaydını aynen ben de yayınlamak istiyorum..

Alexander Sutherland Neill

17 Ocak 1883 – 23 Eylül 1973

İskoçya doğumlu İskoç eğitimci, yazar ve psikolog

Neill, İskoçya’da Forfar kasabasında, öğretmen bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının öğretmenlik yaptığı ilkokulun tüm sınıflarının tek bir oda içinde ders gördüğü bir köy ilkokulunda eğitim gördü. 1912’de Edinburgh Üniversitesi’ni bitirip M.A. derecesini aldı. 1914’te Gretna Green Okulu’nda müdür oldu. Bu süre zarfında, okulda verilen eğitimden duyduğu hoşnutsuzluk daha sonra yayımladığı yazılarında görülebilir. Bu yazılarda, kendisini “çocukları ezik ve sinik olmaları için yetiştiren eğitim sistemi aleyhinde durmak için yeteri kadar Nietzsche takipçisi” olarak tanımlayacak ve “sorgulayan, yıkan ve yeniden inşa eden akıllar şekillendirmeye çalıştığı’nı” belirtecektir.

Neill’e göre eğitimin amacı çocukları hayata hazırlamaktı. Şimdiye kadar geliştirdiğimiz uygarlık; eğitim sistemlerimiz, politikalarımız, dinlerimiz, ekonomilerimiz faizi, soygunculuğu, sömürüyü, savaşları ve doğanın kirletilmesini ortadan kaldıramamıştır.

Neill’e göre bir çocuğun mutluluğu, yetişirken vermiş olduğu kendi kararlarına en üst düzeyde saygı gösterilmesine ve çocuktaki “kişisel özgürlük” hissine bağlı olarak gelişiyordu. Çocukluk döneminde bu özgürlük hissinin yokluğu ve buna bağlı olarak gelişen baskılı çocukluğun mutsuz tecrübeleri, yetişkinlikte ortaya çıkan birçok psikolojik sorunun kaynağıydı.

1921’de Neill, düşüncelerini kanıtlamak amacıyla Summerhill Okulu’nu kurdu. Bu fikirler arasında, çocukların derslere girmeye mecbur edilmediğinde daha başarılı oldukları düşüncesi de vardı. Ayrıca bu okul demokratik ilkeler ile yönetiliyor ve okul kurallarının ne olacağını belirlemek amacıyla düzenli toplantılar yapılıyordu. Bu toplantılarda çocuklar okul personeliyle eşit oy hakkına sahiptiler.

Summerhill Okulu deneyimi, geleneksel okulların baskısından uzak olan öğrenicilerin yan gelip yatmak yerine kendi kişisel motivasyonlarını sağlayarak karşılık verdiklerini ortaya koydu. Dıştan dayatılan zorlamacı disiplin, kişinin içindeki öz-disiplinin gelişimini engelliyordu. Bu nedenle Neill, Summerhill’e giden öğrencilerin, zorlayıcı kurallarla eğitim veren diğer okulların öğrencilerinden daha iyi gelişmiş bir eleştirel düşünme yeteneğine ve çok daha fazla öz-disiplin sahibi oldukları değerlendirmesini yapmıştır.

Summerhill okuluna kabul edilen öğrencilerin genellikle sorunlu özgeçmişe sahip, özellikle mutsuz bir ruh haline neden olan huzursuz ve ilgisiz ailelerden geldiğinin gözönünde bulundurulması daha aydınlatıcı olacaktır. Summerhill’in iyileştirici ortamı, geleneksel okullar tarafından reddedilen sorunlu öğrencilerin bile başarılı bir gelişme gösterdiklerini kanıtlamıştır.

Çağdaşı olan Sigmeund Freud ve Willhelm Reich’in çalışmalarından oldukça etkilenen Neill, cinsel düşünceler karşısında insanların utanmalarına ve günahkarlık hissetmelerine neden olan cinsel baskıya ve Kraliçe Viktoria tarafından çıkarılan cinselliği baskı altına alıcı kanunlar nedeniyle ödediği ve haksız olduğunu düşündüğü cezalara sonuna kadar karşıydı. Cinselliğe karşı olmanın hayata karşı olmak anlamına geldiğini açıkça belirtmesi, cinsel baskının dorukta olduğu Viktoria döneminde onu zamanının birçok kişi ve kurumunda olduğu gibi “istenmeyen” kişi haline getirmiştir.

Öğretmenlik kariyeri boyunca 1916 yılından başlayarak, İskoçca’da öğretmen anlamına gelen “Dominie” serisi de dahil olmak üzere düzinelerce kitap yazmıştır: Amerikan eğitim çevrelerinde en çok yankı uyandıran ve adeta bir fırtınaya neden olan Özgürlük Okulu: Çocuk yetiştirme Konusuna Köktenci Bir Yaklaşım(1960) adlı kitabıdır. Son çalışması ise Otobiyografisidir:(Neill, Neill, Orange Peel!)(1973) Ayrıca çocuklar için Yaşayan Son Adam gibi mizah kitapları da yazmıştır.

A.S. Neill, iki kez evlenmiş ve ikinci eşi Ena Wood Neill, kızları Zoe Readhead dünyaya gelinceye kadar Özgürlük Okulu’nu müdüre sıfatıyla A.S.Neill ile birlikte yönetmiştir.

Öz Saygı ve Öz Sevgi

Dünkü Neill’in yazısı ile ilgili kendimce birkaç yorum ve ekleme yapmak istiyorum:

Çocuklarda sinirlilik halleriyle çoğumuz başa çıkmak zorunda kalıyoruz. Yetişkinlerde de oldukça fazla dozda asabiyet var.. Çocukluğumuzda öğrenilmiş (öğretilmiş) bir durum mu bu?

Buna çocuğun beyninden bakarak yanıt vermek gerekir. Ama büyümüşüz nasıl bakacağız? Hipnozla çocukluk dönemine dönüp belli olayları tekrar yaşarak o çocuğun duygularını (küçük kendimizin yani) hissedebiliriz. Veya araştırmaları takip edip bol bol okuyacağız, çocuk beyninin nasıl çalıştığına dair yapılmış araştırmalar var.
Ben çocuk algılayışının şöyle olduğunu düşünüyorum:
Anne baba veya yanındaki yetişkin çocuğa/ bebeğe, diyelim ki parmağını burnuna sokmamayı öğretmek istiyor, çocuk buna yeltendiğinde “yapma” diyor “o kötü birşey” bunun yanlış birşey olduğunu ona öğretme hevesinde, müdahale ediyor çocuğa. Bunu yaparken ne kelime kullanırsa kullansın tavrı eğer; bunu yaparsan yanlış yaparsın, bunu yaparsan kötü olursun, bunu yaparsan ayıp olur, bunu yaparsan küserim, bunu yaparsan seni sevmem gibi bir tavır olursa, çocuk bunu yaptığı için kendisini suçlu hissedebilir ve bunun sonucunda kendisini sevmeme başlar. Bunun sonucunda ve akabinde de zaten sinirlilik başlar. Yani yetişkin farkında olmadan ona kendisini sevmemeyi öğretiyor. Tamamen doğal olan içgüdüsel bir meraktan kaynaklanan hareketi abartıp, sanki öğrenip ömrü boyunca bunu yapacakmış gibi davranıp, negatif bir tepkiyle onu uzaklaştırmaya çalışmak belki bir eğitim metodu ama çocuğa sonuçta aşıladığınız şey çok daha vahim ve ömrünün kalanını etkileyecek bir durum.
İşte çocuk algılayışının, kendisine yöneltilen her türlü eleştiri her türlü empoze her türlü telkinde bu tür bir tepki vereceğini düşünüyorum. Dolayısıyla onun yaptığı her şeyi ama herşeyi kabullenmek çok önemli. Onun tercihi o seçiyor, tabiki onun seçimleri yanlış olabilir. Mesela evden dışarı çıkarken ayakkabısını giymek istemiyor, olabilir, bu demek değilki onu ayakkabısız çıkaracağım, o anda ne kadar anlatırsanız anlatın ikna da olmuyor, işte bu anda ona yaklaşım şeklinde bence tek anahtar: TAKINDIĞIM TAVIR.. kelimem ne olursa olsun çünkü sonuçta bir enerji naklediyorum ona, o kelimeleri kullanarak onu bu kararıyla kabul ettiğimi hissettirmek. Eğer gerçekten onun beyniyle hissedip kabul edebiliyorsam sözcüklerimin bir önemi yok anlayacaktır…

İnsan başka insanları sevebilmek için önce kendisini sevmelidir. Ben savaşların olmadığı bir dünya talep ediyorsam, kendini seven bir çocuk yetiştirerek kendi adımlarımı atabilirim.

Neill’den..

Bir konuşmasında Neill’e soru sormuşlar:
“Kuyruklu piyanonuza çocuğun biri çivi çakmaya başlarsa, ne yaparsınız?” Şöyle cevap vermiş:
” Çocuğa karşı takındığınız tutum doğruysa, ona ne yaptığınızın önemi yoktur. Çivi çakma konusunda suçluluk duygusu aşılamadığınız sürece, çocuğu piyanodan uzaklaştırmak önemli değildir. Doğruyla yanlış arasında geleneksel bir yargı geliştirmedikçe, bireysel haklarınız üzerinde direnebilirsiniz. Zararlı olan, yaramaz, kötü, kaka çocuk gibi sözcüklerdir.”

Çocuklarda yıkıp dökme konusuyla ilgili de şöyle söylüyor:
“Sorunlu çocuğun sürekli yıkıcılığı, sağlıklı çocuğun yıkıcı eylemlerinden çok farklıdır. Sağlıklı çocuğunki nefret ya da kaygıdan kaynaklanmaz; bu eylemler, içinde kin taşımayan yaratıcı düşlemlerden kaynaklanan fiillerdir.”

Özgür çocuk yetiştirmek istiyoruz diye çocuğumuzun her türlü hareketine buyur yap tarzında bir yanıt vermeyeceğiz elbette, özgürlük bu anlama gelmiyor. Tabiki onu kendim için önemli olan bazı şeylerden uzak tutmaya hakkım var ama bunu yaparken onu yargılamadan yapmam gerekiyor. Yani bu yanlıştır bu doğrudur bu kötüdür bu iyidir diye herhangi birşey öğretmeden, yaptığı şeyin ayıp veya hatalı olduğunu söylemeden, merakının gayet doğal olduğunu bildiğimi ona hissettirerek, onu uzaklaştırıp benzer birşey başka bir şey sunabilirim.